20 Mayıs 2020 Çarşamba

Norte, the End of History(Tarihin Sonu) üzerine

İnsan kendi çağının yol açtığı etkilerle derinden ilgili, mücadeleci bir ahlakçı olmasıyla yol alır. Sartre'ın teorisi olan ve bu yöntemin zıt bir sistematik versiyonu olan mücadeleyi yararsız kılar. Varlık ve hiçlikte "gerçekten değerli" görünen bilinen erdemleri kirletmiştir. Sartre'ın tasvir ettiği kendini öğrenme süreci olan olumsuzluk modusu yine insan hayatını etkisi altına almıştır. Öz farkındalık olan ve özgürlük tanımının içine yerleşen varlık çoğu zaman kendi varoluşçu psikanalizine ulaşmıştır. Çoğu zaman Tanrısız ve doğa yasalarından yoksun bırakılan varlık; Everett Knight düşüncesi olan  "özele dönüş" rasyonalizmine yönelmiştir. Varlığın durumundaki çelişki, insanın doğası gereği hakkında teorilere gerek duymamız, hiçbir teorinin herşeyi açıklayamaması ve yine de bizi teori yaratmayı kışkırtanın sadece her şeyi açıklamak arzusu olmasıdır.

İnsan doğası gereği liberal dünyanın "saçmalıklarını" tüyler ürpertici bir kusursuzlukla reddeder. Çağın sıkıcı rasyonalizmiyle yine bu reddettiği düşüncenin en büyük içindeliği yine kendisi olmuştur. Ahlaki tepki kaynaklarını canlı tutmada çok başarılı olamayan insan, karmakarışık olan dünyasını, soyut ve matematiksel bir düzenekte soyutlamıştır.
Varlığına olan yolculuğunda temel amacı onarıcı bir adalet anlayışı olan insan, geleneksel ceza adaleti sistemine ulaşmıştır. Bu sistemin tamamlayıcı bir sistem olduğunu; sistemler arası bir mukayese ile ortaya koymuştur. Bu çerçevede, onarıcı adaletin geçirdiği tarihsel süreç, tanımı, düşünce yapısı, uygulanan modelleri, temel ilke ve hedefleri eleştirel bir mukayeseli bir bakış açısıyla ele almıştır.

Insan bütün bu varlığına olan yolculuğu sırasında, karşılaştığı moduslarla ve ahlak arayışı içinde sınıfsal pozisyonlarla mücadele etmiştir. Yasal düzenlemeler ve sosyalizmin duraklarında; " büyük sermaye" (burjuvazi) ve "işçi sınıfı" (proletarya) olarak ayrılmıştır. Varlığın etkisi, toplumsal bir etkiye dönüşmeye başlamıştır.

Müspet bir düşünüşten gerçekçi bir meseleye yükselen bu marksist akım insan varlığında  etkisini göstermiştir. Marx ve Frienrich Engels'in özgürleştirdiği bu kuram insan varlığında ahlak boşluğuna daha sonra yasal boşluklara sızmıştır. Devletin getirdiği yasaların eşiğinde, kendi yasalarını belirleyen bu sistem; iyi ve kötü ideasının kanallarını, ezilen halk ve komünizm bayrağı altına toplamıştır.

Marx'a kadar dünyayı yorumlamakla yetinen filozoflar, asıl mesele olan dünyayı değiştirmek konusuna girmemişlerdir.  Bilinçli diyalektik idealizmini ayakta tutan Marx-Engels, eski meteryalizmin tutarsızlığını, kusurlarını ve tek yanlılığını görmüşlerdir. Toplum bilimini materyalist temele uyumlu hale getirmenin ve onu bu temel üzerinde yeniden kurmanın yangısına varmışlardır. Bu nedenle; "materyalizmin, toplumsal bilinci toplumsal varlığın ürünü olarak açıklanması gerekiyordu."

Edebiyatın en büyük yazarlarından olan Fyador Mihayloviç Dostoyevski, bütün bu kuramların bütün duraklarında dinlenmiş biri olarak, Suç ve Ceza kitabını kaleme almıştır. Toplumsal hayatın bütün çelişkilerini incelemiştir. "Marksizm, görünürdeki bu labirent ve kaosu yöneten yasaları keşfetmenin anahtarını, yani sınıf mücadelesi teorisini sunmuştur. Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir."  Hayatın bütün trajik yanlarına bu kitapla girmiştir yazar. 1847 yılında, ütopyacı sosyalist Petraşevski'nin grubuna giren Dostoyevski, zaman zaman grup üyeleriyle toplanıp şiir ve felsefe üzerine tartışmalar yapmıştır. 1866 yılında yayınlanan Suç ve Ceza kitabı, kendi hayatına ve Gogol'a ithafıdır, en önemlisi bütün sınıfsal mücadele veren halka ithafıdır. Raskolnikov karakterini oluştururken ezilmişliğin ve toplumsal kötülüklerin sürükleyici trajizmini dile getirmekle kalmaz, bu aynı zamanda en yüce yargı yeri olarak vicdana ve insan aklına bir başvurudur. Dostoyevski de baş kahramanıyla birlikte, yoksulluğun ve acı çekmenin her toplum için kaçınılmaz olduğunu, bunların insanlığın değişmez yazgısı olduğunu öne süren dönemin düşünürlerine, bunların ileri sürdükleri kimi dinsel düşüncelere şiddetle karşı çıkmıştır. Bir hiç olarak kalmak, ses çıkarmadan boyun eğmek, her şeye sürekli katlanmak istemeyen, tam tersine bütün varlığıyla toplumsal eşitsizliklere başkaldıran, haksızlıkla uzlaşmayan insanın ahlaki yüceliğini tutkuyla, coşkuyla savunmuştur.

Sanatta yön tayin etme ve imgeleme simülasyonu, felsefe ve edebiyatın sunduklarıyla tamamlanmıştır. Sanatın icra meselesini en yüksek düzeyden bize ileten işçi sınıfının ve uzun metrajlı filmlerin Filipinli yönetmeni Lav Diaz, 2013 yapımı 4 saatlik Norte, the End of History(Tarihin Sonu) filminde; Dostoyevski-Suç ve Ceza romanında esinlenerek masumiyet ve Cezayı bir araya getirmiş. Modern Filipinler'in ve küresel kapitalizmin klasik bir trajedisini, ruhsal ve doğaüstü alanlara uzanarak geniş bir panoramada yayılan şiddet, nefret, korku ve sevginin hikayesini yapmış. Kadrajına aldığı gerçeklik ve rüya gibi görünen o sosyalist akım,  duyguların kadraj dışında ve keskın bir şekilde değişmesi ve ütopik bir anarşist hikayeye evrilmesi, Lav Diaz sinemasının efsanesi.




Film entelektüel bir grup insanın ahlak ve ideojiler üzerinden tartışmasıyla başlar. Raskolnikov karakterini irdelediği Fabial'de vardır bu tartışmada. Diaz, asıl selamını Dostoyevski'ye verir aslında. Onun olduğu bir tartışma ortamındaymış gibi hissettirmek ister en başında. 21. Yüzyılın politikası, postmodernizim ve ahlak konusu tartışılır en çok. "Bireyin salt özgürlüğü" tartışmasına üzerine Fabian, "bu modası geçmiş bir ideolojidir" der.  "Gerçek ölüyor böylece manada, gerçeğin ölmesi, mananın ölmesi. Artık sorumlulukta yok. Sorumluluğun farklı bir seviyesi var. Uygulamanın farklı bir seviyesi, anlamın farklı bir seviyesi. Bu seviye her şeyin ötesinde. Menşe efsanesinin yok edilişi. Kökenlerin. Anti anarşi, anti varoluşçuluk, anti Tanrı, anti her şey."


Ahlaka düşman her hangi bir şeyin yok edilmesi, doğru ve yanlış arasındaki ayırımın netligine, salt düşüncenin insan hayatına etkisine değinen grupta, bir taraf bu düşünceleri ahlaksızca bulur. Lav Diaz, burada Raskolnikov ve Fabian karakterlerini karşı karşıya getirmiştir aslında. Varoluş ve ahlakın bütün fundamental yapısının tartışıldığı ve bakış açımıza taşındığı bu sahnede; bir insanda bütün insanlığın meselesinin bulunduğunu görürüz. Karakterin kendini anlatırken, yalniz kendini düşünmediğini, başkalarını da tanımladığını, türlü düşünceleri siyasi inanç yada ahlak inancına batırdığını görürüz. Lav Diaz'ın oluşturduğu bu karşı tez niteliğinde ki sahne filmin bütününün özetidir aslında. Ahlaka batırılan düşüncelerin soyut olup olmadığı kuramını kendi sanatsal ve imgesel anlatımıyla bir içecek üzerinden veriyor. Filmin genel hatları ve karakter irdelemesi dışında defalarca izlendikten sonra  anlaşılabilir bir yanı var. Salt olan herşeyi ahlaksız olduğunu savunan taraf aslında burjuvazi kökenine iniyor. Lav Diaz'ın Uygurlar'ın Menşe Efsanesini irdelemesi yine bizi tekdüze bir anlatıdan alıp, toplumun eski medeniyetlerde olan unsurlarına götürüyor.

Dostoyevski, Suç ve Ceza'da kendisiyle ve çevresiyle uyuşamayan, toplumsal eşitsizliklere karşı büyük bir nefret duyan, dürüst, düşünen, aydın bir gencin portresini çizer. Burjuva toplumunda bireysel ve toplumsal karşı koyuşun yalnızca sağlıklı biçimleri değil, hastalıklı biçimleri de vardır. Kişisel çıkar gözetmeyen, içten birtakım düşünceler, toplumsal eşitsizliklerin nihai nedenlerini ve bunlarla savaşın yollarını kavramaya her zaman yetmemektedir. Toplumsal baskı ve zulmün filizlendiği kökten, ezilen insanlara karşı coşkulu bir sevgi, onların acısını paylaşma, haklarını savunma heyecanı, içinde yaşanılan topluma karşı bireysel, umutsuz anarşistçe başkaldırılar da gelişebilir. Dostoyevski bu romanında, daha sonra tarihçe de doğrulanan, bu düşünceden yola çıkmıştır. Suç ve Ceza'nın çatısını bir suçun psikolojik öyküsüyle, onun ahlaki sonuçları oluşturur.  Raskolnikov karakterinin geliştirdiği düşünce sisteminin hem kendi gözünde, hem de başkalarının gözünde doğruluğunu kanıtlayabilmek için kendine özgü toplumsal psikolojik bir deney yapar.  Raskolnikov'un içinde bulunduğu durumun psikolojik çözümlemesi, felsefi teorisinin analizi ile verilmiştir romanda. Dönemin düşünsel ve ahlaki yalpalamalarını, özellikle de kentlerdeki her tür sınıfsal kökenden demokrat gençlerin yaşadıkları kararsız, değişken, sarsıntılı durumu yansıtabilme olanağı vermiştir.

Lav Diaz'ın "Tarihin Sonu" diye adlandırdığı filmde yani 80'lerin sonlarında meşhur olan kapitalizm ve batı liberal demokrasisinin elde ettiği mutlak zafer içinde bir grup sosyalist genci kadrajına almış. Fabian, yönetici sınıfların yolsuzluğuna öfkesi ve anlamsız bulduğu Tanrı inancına karşı şiddetli bir devrimci eylem planlamaktadır. Kendi varlığında yolculuğunu, ahlak ve sınıfsal ayrımlar arasında sıkışmış bulan bu karakterin eylemi, Raskolnikov deneyinin tam tersi olacaktır.

Raskolnikov gibi Fabian da akıllı, aydın dürüst bir gençtir. Küçük bir evde oturur ve çevresindeki yoksulların hayatını gözlemler. Arayışı kendi içinde yalnizlığındadır aslında. İki karakterin benzerlik gösterdiği taraflar labirentinde; içinde yaşadığı toplumsal eşitsizlikler üzerine düşünmeleri, tarih boyunca geniş yığınların her tür eşitsizliğe, haksızlığa uğramalarını kabul etmemeleridir. Toplumsal içeriği yönünden iki karakterin de anarşik düşünceler sonunda cinayet işlemiş olması, Suç ve Ceza'da Raskolnikov'un söylediği: "Ben bit miyim, yoksa insan mı?" Ikilemine götürür.

Raskolnikov işlediği cinayetten sonra ahlakın içindeligini gösterir ve topluma faydasını gösterir. Fabial, yoksul bir aile için gerçekleştirdiği tefeci kadın cinayetini üstlenmez ve cinayet bu yoksul ailenin bireylerinden birinin üstüne kalır. Fabial daha sonra bu ahlak çöküşü içinde eylemlerine devam eder ve tecavüz sahnesinde izleriz. Giderek daha kötü bir karakter olan Fabial üzerinden Diaz; ahlakın taşıyıcıları, kendilerini öteki insanların üzerinde görenler değil, açlığın, yoksulluğun en boğucu koşulları içinde bile hayata ve insanlara ilişkin inançlarını yitirmeyen, ahlaki yapılarında en ufak bir sarsılma olmayan, suçun, zulmün her türlüsüne karşı derin ve nefret duyan insanlar olmalıdır sözlerini misyonlamış. Bunun zıddını görürüz Fabial karakterinde. Dostoyevski, başkahramanı aracılığıyla, kişi-toplum ilişkileri sorununu kendine özgü biçimde tahlil etmiştir. Raskolnikov'un bireyci düşüncesi ve işlediği suç, onu çevresinden ayrı düşürmüş, bireysel suçluyu toplumdan koparmış, onu baskı ve sömürüye karşı onca nefret duymasına rağmen, "Lujin'lerin, "Svidrigaylov'ların, "tefeci Alyona İvanovna'ların ve halkı ezen, sömüren bütün ötekilerin düşünce arkadaşı yapmıştır. Raskolnikov'un ahlaki çöküşe ve yok oluşa götüren, onu halktan soyutlayan bireysel hayallere ve sapkınlıklara karşı, onun yapısında var olan toplumsal, "halksal öz'ün üstün geldiğini" anlarız. Fabial, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sından gelen bu merkezi fikrin zıt ve zorlayıcı canlandırması olmuştur. Öldürmek ve bunu yapabileceğini farketmenin dehşeti.
Lav Diaz, Wooddy Allen'ın Crimes and Misdrmeanors( Suçlar ve Kabahatler) filmine de selamını vermiştir.
Sinemanın gerçek ve gerçeklik arasındaki ince bağını şiirsel imgelerle dokuyan Tarkovski'ye selamını da unutmaz Diaz. Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiye dair çok ince sinematografik dokunuşlar yapan Tarkovski, bunu şiirsel dokunuşlarla yapar. Karakterleri itici bir düzenekten alıp, derin ve etkileyiciliğe çıkarır. Mekan yerine mekansızlığı, zaman yerine zamansızlığı işlediği Zerkalo filminde, insanların zihinlerini uyuşturarak onları filmlerle realiteden koparmak yerine sanat yoluyla katharsis(arınma) ortaya koyar. Bunu kendiliğinden, rüya ve şiirin ortak anlatı penceresinden içgüdüsel bir şiirsellik duygusuyla ortaya çıkarır. İnsanın kendi iç dünyasını tanıması için Dostoyevski ruhunda bir sinemanın başka bir boyutunda toplumdan kopuk bir şairanelikle değil realist ve şiirsel bir dünya ile yeni bir sinema dili kurar. Tarkovski sineması, insanın kendi dünyasını cesur bir şekilde ele almasını, rüyanın da gerçek kadar, ölümün gizeminin de yaşamın kendisi kadar, yok oluşun varlığın kendisi kadar, kayboluşun da gerçekliğin kendisi kadar önemli olduğunu, özgün, cesur ve yaratıcı bir dille anlatır. Bütün bu sembolik felsefe anlayışına ve şiirsel rüya sahnesine selamını benzer bir sahneyle vermiştir Lav Diaz.



Suç ve Ceza'da ahlakın ve iyi ideasının yükselişi, filmde manevi ızdırap ve şaşkınlık, adil olmayan haksızlığın yağmur gibi düştüğünü görürüz. Lav Diaz'ın sanatında hayranlıkla bahsettiği Bela Tarr yine bu film içim övgülerini anlatmıştır. Bela Tarr hayranlığı ve onun sanatına olan hayranlığını bu filmle şahlandıran Lav Diaz, Anti-Raskolnikov yaratarak, ahlak ve sınıfsal farklılıkları yüksek perdeden sunmuş.

19 Mayıs 2020 Salı

Lakposhtha Parvaz Mikonand(Kaplumbağalar da Uçar) filmi üzerine

Devletler ve asimetrikleşen savaş ideojilerinin çocuklara yüklenmesi asırlardır süregelmiştir. Askeri sistem ya da devletin tekelinde olan bu örgütlü suç sisteminin en büyük psikolojik kıyımı yine çocuklara olmuştur. Savaş hatlarının muğlaklaşması, savaşla örgütlü suçun iç içe geçmesi, savaşın siyasi açıdan tartışmalı bir hale gelmesi; devletler arası bir ideolojiden çıkarak, kişisel servet ve iktidar kazanma hırsı, devlet içindeki nüfuz ve  hakimiyet mücadelesine dönüşmüştür. Devlet düzenin zayıf ve istikrarsız olduğu düzende daha çok sivil halk ve çocuklar bu kanlı kıyımdan payını almıştır. Alt kültür ve gençlik diye tabir edilen bu tabaka,  savaş dinamiği adı altında kendi gelecek nesline uzattığı silahtır aslında.

Küçük savaş ya da büyük savaş olgusu üzerinden içsel dinamiklerin ticari bir amaca dönüştüğü bütün savaşlarda görülmüştür. Siyâset kuramı geleneğinden gelip, stratejiler bağlamında yeni savaşların meydana gelmesi; siyasi irade ve dayatma kapasitesini beslemiştir. Savaşın devletleştirilmesi ve içindeki halkın giderek kölelik sistemine dönüştürülmesi yine kaçınılmaz son olmuştur. Bir çok düşünür bu konuda; savaş analizi ve karşılaştırma zemini olarak, tarihe geçen ve ders niteliği taşıyan sözler bırakmışlardır.  "Savaşın devletleştirilmesi ve sonucu" incelemelerinde ele alınan askeri sistemin, giderek çocuk savaşçılara dönüştüren kıyımı görürüz. Demokratik barış yanlısı bir toplumdan nasıl kanlı kıyıma canavarlar yetiştirildiği neredeyse bütün tarihi aksetik kaynaklarda geçer.

Dinsel ideolojik terör gruplarının olduğu kadar eğitim üzerinden de bu ideojinin devam ettiğini görürüz. Demokratik toplumların barışçıl zorunlulukları ortadan kalkarak, suç ve ceza hukukunun ihlal edildiği ve kendi yönetim şeklini inkar ettiği bir strateji çıkar ortaya. Savaşın ekonomik temelleri bir yana, teorik bir alt yapı kılan eğitim konusu yakın zaman savaşlarında yine bertaraf edilmiştir. Savaş teorisi üzerine; Sun Tzu ve Clausewitz'in çalışmaları olmuştur. Sun Tzu- Savaş Sanatı ve Clausewitz-Savaş üzerine adlı eserlerinde zıt tabanlarda savaşı incelemişlerdir. Clausewitz kuramına göre; savaş politik bir amaçtır. Irademizi ve ideolojimizi, düşmana zorla kabul ettirmek için güç kullanma eylemidir. Clausewitz, politik hedefe paralel bir şekilde, savaşın sonrasında yarar sağlayacak şekilde yönetilmesi gerektiği  görüşünü ileri sürerek, kısıtlı  hedefli savaş şekillerini de öngörmüştür.  Clausewitz'in genel yaklaşımı dikkate alındığında, esas başarıyı elde etmenin yolunun, güç kullanmaktan geçtiği görüşünde olduğu net bir şekilde ortaya çıkar.

Dünyanın en acımasız kıyımı olan savaşlara, özgürlük ve demokrasi vaadlerinin birer kanlı tabloya dönüştüğünü ve yoksulluğun kapılarını araladığını anlatımlayıp, bütün bunlara ek olarak başkaldırı niteliğinde bir yapımdan söz edeceğim. İranlı yönetmen Bahman Ghobadi'nin yine toplumun boşluğuna koyduğu, "Sarhoş Atlar Zamanı" filminde eksik kalan yerleri doldurduğu,
"Lakposhtha Parvaz Mikonand(Kaplumbağalar da Uçar)" filmi.  Bütün politik çıkarlara ve eğitimi n savaş olarak dikte edildiği bir coğrafyada, çocukların "savaş ve ideloji" adı verilen bu kanlı kıyımda nasıl yok olduğunu ele almış. Bütün dünya çocuklarına ithafen yaptığı bu filmle bizim göremediğimiz gerçekleri çarpıyor perde önünden.


Ghobadi, Amerika-Irak savaşı ve Saddam'ın devrilmesinin arkasında kalan bütün yoksulluğu ve hayatını yine savaşın kalanlarıyla idame ettiren çocukları ön plana koymuş. Kadrajını sadece çocuklara sabitleyen Ghobadi, savaşı çocukların gözünden ve olmayan ellerinden, bacaklarından anlatımlamış.




"Bazı insanlar, yaşamak yerine sadece var mı oluyorlar" sözlerini filmin genel bütününe iliştiren Ghobadi, uydu lakabıyla anılan Soran karakterine daha çok Clausewitz savaş felsefesini misyonlamış. Bütün mülteci çocukların lider olarak kabul ettiği Soran, hem Amerika hayranıdır hem savaş. Clausewitz, çocuk yaşta girdiği askeri disiplin ve sürekli olarak savaş ortamında bulunduğu için, görüşlerini; zaman ve ortam bakımından savaşın niceligine değil niteliğine geçirmiştir. Bir asilzade olan Clausewitz'in bu düşüncesini bir sentez olarak ele alırsak zıt bir tabanda giden Soran karakterinde görürüz. Soran'ın yaşadığı ortam ve dönemi iyi analiz etmek adına bir çok çocuğun hayatına odaklanmış Ghobadi.



Köye kurmaya çalışdığı uyduyla hem savaşın haberini verebilecek tek kişidir Soran. Dönemin Amerika başkanı Bush'un bütün konuşmalarını "Yarın hava yağmurlu olacak" diye çevirir.  Soran, yaşından büyük bütün bu sorumlulukları üstlenirken, kadraja giren üç çocuk daha vardır: Agrin, Riga ve Hengov. Savaşın yoksulluğunda hayatlarını mayın toplayarak idame ettiren yüzlerce çocuklardandır onlarda. Anne ve babası öldürülen ve askerler tarafından, abisi Hengov'un önünde tecavüze uğrayan Agrin, bu coğrafyada yaşanan olayın arkasından babasını bilmediği bir çocuk doğurur, Riga.
Hengov, kollarını mayın nedeniyle kaybetmiş bir çocuktur ve kardeşi, yeğeni için aynı tehlikenin mıntıkasında mücadele vermeye devam eder. Agrin, sürekli ölmek isteyen bir kızdır ve çocuğunu asla kabul etmez.

Ghobadi, sosyolojik ve psikolojik bir zeminden ilerlerken, kendi yetiştiği yasam şartlarını serimlemiştir aynı zamanda.
Filmde kehanetler ve kültleşmis sembollere yer verir. Tarihî merkezli bir çok anlatımda, gerçeğe dayalı olan bu sembollere rastlarız. Bir çok medeniyetin ana kabuğu olan bu semboller zaman zaman insan hayatının dışına taşıp başka bir boyuta sürüklemiştir varlığı. Filmde sıklıkla bahsedilen kırmızı balık sembolü; nevruz inancına göre, yeniden doğusun ve iyi şansın sembolüdür ve günümüz medeniyetlerinin bir çoğunda hala devam etmektedir.  Soran, Agrin'e olan hislerini gösterebilmek adına sürekli olarak nehre dalar ve kırmızı balık arar. Agrin için bir anlamı yoktur bu göletin ve balıkların, onun için önemli olan göletin derinliğidir. Kendi derinliğinde, varlığına mana aramaktan çoktan vazgeçmiştir Agrin ve bu manasız yolculuğuna son vermektir tek istediği.

"Kablumbağalar da Uçar" hikayesinin aslını bir çoğumuz duymuşuzdur ve balık hikayesiyle olan sembolik bağlantısını. Ghobadi, mülteci kampı çocuklarının yaşamlarına tanıklığını anlatımlarken bu sembolleri bize sınıra yakın ama zihinsel bütünlük aksanıyla serimlemiş. Agrin karakterinin sırtında taşıdığı çocuğu Rigay','la uçurum kenarına ya da göletin kenarına gitmesi ve intiharı düşlemesi aslında kaplumbağa hikayesinin hüzünlü sonu gibidir.

Savaşın bütün gerçekliğini yüksek perdeden bize sunan Ghobadi, savaştan yara almış bu insanların ve mayın patlamasıyla sakat kalmış çocukların yollarının keşişmesini ve yine bir insana doğrultan silahın yine bir insan olduğunu anlatımlamış. Savaşın ekonomik, siyasi bütün kirli ve derin inlerine giren, bu acımasız şartların nasıl kapitalizme dönüştüğünü görürüz. Soran karakterinin bir sahnede, toplanılan mayınları satmaya çalışırken, "Bu mayınları, Birleşmiş Milletlere 2200 Dolara satıyorsun ama bize yalnızca 22 Dinar veriyorsun" der. Savaşın sadece yoksulluk getirmediği yeni bir kapitalizm savaşı getirdiğini açıkça görürüz. Savaşın bütün getirdikleri ve geride bıraktıkları bununla sınırlı kalmaz. Eğitimden yoksun kalan bu çocuklar, öğretmenin "Eğitim almanız gerekiyor, silahlar sizin işiniz değil" demesine aldırmadan, asıl öğrenilmesi gerekenin savaşmak olduğunu söylerler. Küçük bir çocuğun, sınırda duran Türk askerine, silah olarak doğrulttuğu koltuk değneği ve arkadan gelen gerçek silah sesleri filmin en vurgulayıcı sahnelerindendir.


Filmin bütününden alıp bizi o kaçınılmaz sona götüren sahnesi; Agrin ve çocuğunun ölüm sahnesidir. Abisi Hengow'un geleceği görmek ve rüya kehanetleri vardır. Daha önce defalarca denediği ölümüne yine kendi isteğiyle gider Agrin. Hengow'un rüyasında gördüğü, Riga'nın gölette yüzen cansız bedeni gerçeğe dönüşür. Agrin, çocuğunu gölet kenarında ayağına bir ip ve taş bağlayarak ölüme bırakır. Kendi varlığındaki bütün sancılarını ve acılarını alarak kaçınılmaz sona kendisi uçurumda gider. Arkasında bıraktığı bir çift ayakkabıyı,  Hengov ağzıyla alır ve çaresizce bağırır Agrin diye.

Filmin neredeyse başlarında verilen o sahne aslında bu kaçınılmaz sonların pazarlık aşamasıdır. Amerikan askerleri, helikopterlerden broşür dağıtır ve söyle yazar:
"Tüm adaletsizlikler, kazalar, yoksulluklar sona erecek. Sizin en iyi dostunuz biziz. Bu ülkeyi cennete çevireceğiz. Üzüntülerinizi sona erdirmek için buradayız. Dünyadaki en iyiler biziz"
Bahman Ghobadi, savaşın bütün sosyal ve ekonomik gerçekliğini önümüze getirmiş. Geride kalanların yolculuğuna bize seyirci koltuğunda bakmamızı ve başkalarının acısına bakmak görüşünü nasıl yorumladığımızı kendi üslubuyla analiz etmiş aslında. Bütün dünyada bu kanlı kıyımların olmaması dileğiyle ve çocukların yaşaması dileğiyle.

7 Mayıs 2020 Perşembe

Türk Sinemasında Derin İzler Bırakmış Filmler

1)  SEVMEK ZAMANI (METİN ERKSAN, 1965)

Gerçek aşkın bir insanla sınırlı kalınamayacağını, kişinin iç dünyasına yapmış olduğu yolculukta olduğu sürece bulunabileceğini; samimiyetin ve dürüstlüğün getirmiş olduklarının, iki insan arasındaki ilişkiden çok daha fazlasını verebildiğini gösteren, zaman zaman Oscar Wilde'in "Dorian Gray'in Portresi" romanını çağrıştıran, çağının ötesine izler bırakmış bir eser.


2)  PONENTE FENERİ (ŞAHİN GÖK, 1988)

İnsanın kendi yaşam alanında olan alışılageldik düzeninin, dış çevresindeki garipsenmeye karşı mistisizmle cevap verdiği; alışılmışın dışına çıkılmanın trajik sonuçlar doğurabildiğini gösteren; özellikle son sahnesinde beliren kareyle oldukça rahatsız eden ve hatta ürküten, sinemanın kıyısında kalmış bir eser.


3)  DÖNERSEN ISLIK ÇAL (ORHAN OĞUZ, 1992)

Toplum tarafından dışlanmış iki bireyin, Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında yollarının kesişmesiyle başlayan ve garipsenmesi gerekenin cüceler, trans bireyler ya da seks işçileri olmadığını; toplumun tuhaf bakışları ve anormal davranışları olduğunu çeşitli sahnelerde ortaya koymuş, 90'lı yıllardaki kasvetli atmosferi iliklere kadar hissettirmiş ilginç bir eser.



4)  GELECEK UZUN SÜRER (ÖZCAN ALPER, 2011) 

Özcan Alper'in Theodoros Angelopoulos esintileri taşıdığı, hatta bazı sahnelerinde filmlerine selam gönderdiği, Türkiye'nin 90'lı yıllarının karanlık tarafını ortaya çıkarmış, adeta Türkiye'nin doğusunda tarihe sonsuza kadar gömülü kalacakmış gibi duran trajik olayları tekrardan zuhur ettirmiş, siyasi bir hesaplaşmayı barındıran bir dram.


5) DİKKAT KAN ARANIYOR (TEMEL GÜRSU, 1970)

İlk 15 dakikasından itibaren Alfred Hitchcock filmlerini aratmayan bir atmosfer getiren, eşinin yaşam mücadelesi ile mesleği arasında sıkışıp tercih yapmak zorunda kalan bir komiserin psikolojisini anlatırken izleyiciyi an ve an geren, Türk Sinemasının etkileyici gerilim filmlerinden biri.


6) AVCI (ERDEN KIRAN, 1997)

Aynı olayın birden fazla insanın gözüyle izletildiği, bastırılmış cinselliğin, toplumdan izole edilerek yaşamanın ve yine toplumsal öğretilerle yaşamak zorunda kalmanın hissiyatını taşıtan, neredeyse tek mekanda geçmiş diyebileceğimiz ilginç filmlerden biri.


7) GÖÇ ÜÇLEMESİ (DÜĞÜN 1973, GELİN 1973, DİYET 1974) - ÖMER LÜTFİ AKAD

Her üç filmde de taşradan şehre yerleşmiş olan insanların, kentsel yaşama adapte olma sürecinde yaşamış oldukları ekonomik sorunların, örf ve adetleri ile modern yaşam arasındaki uçurumun üzerlerinde yarattığı psikolojik etkinin ve kırsal yaşamın getirdiklerinin kentsel yaşama karşı direnme, ayaklanma, ve bazen de çaresizlik olarak sembole edildiği muazzam üçleme.



8) ÜÇLEME (RIZA 2007, PUS 2009, SAÇ 2010) - TAYFUN PİRSELİMOĞLU

Genel bir ismi bulunmayan üçlemede, farklı karakterlerin saplantıları, sessizlikleri ve içlerine düşmüş oldukları hayatın zorlukları karşısında zaman zaman anlamsız gibi gözüken oldukça manalı ve derin tepkilerini izlediğimiz, diyaloglar yerine atmosfer etkisinin kullanıldığı kasvetli sahneler barındıran eserlerden oluşan bir üçleme.


9) SONBAHAR (ÖZCAN ALPER, 2008)

Hayata Dönüş Operasyonu sırasında sağlığını iyice kaybeden Karadenizli bir Devrimcinin doğayla olan bütünleşmesini, hayatını sorgulamasını, geç kalmış aşkını bulmasını izlediğimiz, hayat ile hayal kırıklıkları arasındaki ince bir köprüden geçerken çırpınmasını duyduğumuz bir dram.


10)  VESİKALI YARİM (ÖMER LÜTFİ AKAD, 1968)

"Çok eskiden rastlaşamadığı" için imkansız bir aşk döngüsüne giren iki aşığın dramını ele alan, toplumsal dogmaların hayata olan tutunmayı perçinlediği gösteren trajik bir eser olarak nitelendirebileceğimiz güzide bir film.



 11) ALİ: SAKIN ARKANA BAKMA (CEMAL ŞAN, 1996)

Tekerlekli sandalyeye mahkum bir gencin kendi zihnini keşfettiği, mistik karakterlerle tasavvuf göndermelerine sıkça yer verildiği; ölüm - yaşam, doğru - yanlış, güzel - çirkin gibi tezatları bize sorgulatan, kıyıda köşede kalmış güzel bir eser.


12) YAZGI (ZEKİ DEMİRKUBUZ, 2001)

Albert Camus'un Yabancı'sından uyarlanan, yaşamındaki her şeye olan kayıtsızlığından dolayı toplum tarafından yargılanan Musa'nın dışarıdan bakılınca basit, onunla empati kurunca ne kadar da derin olduğunu gösteren; tiradlarıyla adeta edebi bir eserin yeniden yazılmış olduğu hissini veren mükemmel bir eser.


13) AAAHH BELİNDA (ATIF YILMAZ, 1986)

Bilinçaltı ile gerçekleri arasında sıkışan, iki farklı karaktere bürünerek yaşamını her iki dünyada da idame ettirerek varlığını hissedebilen bir kadının bunalımlarını absürt bir şekilde gösteren, zaman zaman gerilim yaşatan zaman zaman güldüren ilginç bir film.


14)  AŞK FİLMLERİNİN UNUTULMAZ YÖNETMENİ (YAVUZ TURGUL, 1990)

Başarısız bir kariyeri olan yönetmen Haşmet Asilkan'ın, tüm hayatını bir filme adadığı; git gide kendi varoluşunu mesleğiyle hissetmek dışında bir alternatifi olmadığını anladığı, dramın ve mizahın iç içe geçtiği, Şener Şen'in göz doldurduğu mükemmel eser.


15) GÖLGE OYUNU (YAVUZ TURGUL, 1992)

Sıradan hayatları olan, ekonomik zorluklar içinde hayata tutunmaya çalışan, ve her şeyden önce birbirlerini tamamlamaya çalışan iki komedyenin kendilerini gizemli bir maceranın içinde bulduğu güzel bir eser.



16) ANAYURT OTELİ (ÖMER KAVUR, 1987)

Yusuf Atılgan'ın aynı adlı romanından uyarlanan filmde, Zebercet adındaki bir otelcinin zaman, mekan, aşk, varlık ve hayata dair pek çok sorgulamasını izlediğimiz bir eser.



17)  GECE, MELEK VE BİZİM ÇOCUKLAR (ATIF YILMAZ, 1993)

Genç yaşta vefat eden Uzay Hepari ve Derya Arbaş'ın başrollerini paylaştığı, toplumun "düşmüş" diye nitelendirdiği insanların hayatlarının kesiştiği, Beyoğlu'nun karanlık atmosferinde boğulduğumuz bir klasik.


18) DÖNÜŞ (FARUK TURGUT, 1988)

Cahit Berkay'ın müziklerini yaptığı, bir Doğu dramını anlatan filmde, dönemin ağalık, şıhlık ve totaliter rejimine çok sert eleştirildiği bir Mezopoptamya ağıdı.


19) UÇURTMAYI VURMASINLAR (TUNÇ BAŞARAN, 1989)

Hapishanede bir kader mahkumunun oğlu olarak yaşamını sürdüren Küçük Barış'ın, İnci'ye olan tutkusuyla yere çizilen bir uçurtmayı uçurmaya çalıştığı, son sahnelerde gözleri dolduran mükemmel bir eser.



20) TABUTTA RÖVAŞATA (DERVİŞ ZAİM, 1996)

Gerçek bir hayattan ilham alınarak çekilen, sokaklarda yaşayan bir adamın, masumiyetinin toplum tarafından suç olarak algılandığı, imkansızlıkların hat safhada olduğu, müzikleriyle insanın içine işleyen bir dram.






21)  OTOBÜS (TUNÇ OKAN,  1974)

Türlü umutlarla İsveç'e kaçak yollarla giden bir grup insanın dışarıya karşı olan yabancılaşmalarının bir süre sonra korkuya dönüştüğü, içsel yabancılaşmalarının ise bir otobüste sıkışıp kaldığı, izleyeni kabus görüyormuşcasına etkileyen gerilimli bir dram.




                                                                                             SEFA DEMİROCAK & BAHAR DENİZ


                                                                                     

29 Nisan 2020 Çarşamba

Stalker - Andrei Tarkovsky, 1979

İnsan varlığının varmış, öyleymiş üzerine öne sürülmüş olan yolculuğu ve felsefeye dayanan; Pascal'ın Tanrı'nın varlığı hakkında ileri sürdüğü bahsin, "Sanki" felsefesinin temel karakteristiğinin ve insanın kendi hayatına olan katkılarını sorgularız. Pascal'ın varlık hakkındaki farklı bir çıkarımı, tanrı arayışında yeni bir diyalektik yaratmış ve felsefe, matematik ve mantık üçgeninde yeni bir çıkarım oluşmuştur. Bu çıkarımda; Tanrı'yı arayan Pascal, çağdaşları gibi neden aramak yerine, insanın bizatihi neden olduğunu ileri sürer. Sanki felsefesinin yaratıcısı Hans Vaihinger, bu düşünceyi benimseyip Kant kuramlarının tam tersi bir yoruma sürükleyip, farklı bir felsefe anlayışı oluşturmuştur. Sanki varmış gibi, veya sözde varmış gibi tabirlerini ters bir zeminde ifade ederek "Fizik, matematik ve felsefe ile ilgili kavramlar, doğa yasaları gerçeği yansıtmaz; bunlar uydurma ve hayal mahsuru kavramlardır. Biz bunları sanki varmış gibi, öyleymiş gibi kabul ederiz." der. Daha çok zihinsel imgelerde oluşan felsefenin varlığa ifade ettiği, yokluğu ele alma ve sahip olunan iç güdüsel yetenekleri öne çıkarma ve meseleyi ele alma teorilerini farklı bir düşünce ve anlam bulma metodolojisi olarak uygular. Meseleyi dini epistomoloji bağlamında ele almak yerine, tanrının varlığına olan yolculuğunu da dışarıda bırakarak insanın tabiatı önüne katarak meseleyi iç dünyasına çevirmesine ve yolculuğunda felsefenin sadece bir figür olduğunu görürüz. İnsan varlığı ya da tanrının varlığı bahse konu olabilir mi? meselesini Pascal'ın sanki felsefesinden ele almak mümkündür. Akıl merciimizde tanrıya inanmak, tanrı lehine işler yapmak ve kendi iç dünyamızda nedenlerin zorunlu cevabını aramak yine benliğimizi tabiatla birleştirir. İçimizde kurduğumuz kendimize olan yolculukta engel teşkil eden inanç sistemi ve başka varlıklar, fizik ötesi ya da daha doğrusu metafizik varlıklar olarak kalırlar. Aklın görevi ve salt düşüncenin bizi pragmatik bir bilgiye ulaştırmayacağını, bilgiyi sürekli olarak aramamız gerektiğini ve somut ya da mutlak değerlere dayalı olmadığını ve bizi irrasyonel bir inanca sürüklediğini görürüz. Temelde eleştiri zeminine yatırdığımız ilham ve seziş gücü, çağdaş düşünürlerin aksine insanların farklı psikolojik zeminlerde zihinsel kapasiteler dışında rasyonel temellere götürür. Doğmak ya da yaşamı devam ettirmek de bunlardan bazılarıdır.

Blaise Pascal'ın Tanrı arayışının içinde de, olasılık yaklaşımı oldukça ağır basmaktadır. Amaç, neden, sıra ve öngörü yokluğunun bir özeti olan ve "seçkisizlik" olarak ortaya çıkan yeni bir kavram da, Pascal'ın tanrı arayışını ve hatta anlayışını ifade eder. Belli bir algoritmanın hiçbir varlık ya da inançta var olmaması, hatta matematiğin temelinde ve derin noktalarında dahi düzeysel bir algoritmadan yoksun olması, olasılık denilen yaklaşımını güçlendirmiştir.

 "Kumar Matematiği" adlı çalışmasında, bir mahkumla Hristiyan inancının varlığı hakkında iddiaya giren Pascal, kazananın ebedi mutluluğa erişeceğini belirtir. Burada bir diyalektik doğmuştur; kazanım da yine varsayımsal olacaktır. Öbür dünya inancı ne kadar belirsiz ise, ebedi mutluluk da yine o kadar belirsiz bir ödüldür. İddiayı kaybeden kişi; Hristiyanlık inancını benimsediğinde net bir kayıp olmasına karşın (dünyeviliğin ebediliği) bir ödül olarak görülen mutluluk her daim belirsizdir. Burada dünyevilik, inanç arasındaki kumar Pascal'ın farklı bir egzistansiyalizm mantığını devreye sokmuştur. Kayıp ettiklerimiz sayesindeki kazanımlarımız; eylemsizlik olarak değerlendirmemize karşın bir eylem biçimidir.

Blaise Pascal'ın ihtimaller üzerinde Tanrı'ya erişme çabası da; onun bugün çok fazla kabullenilmese de döneme özgü mantık çalışmalarının en önemlilerinden biridir. Bu ihtimaller dahilinde Pascal; sadece düşünme ya da varsayma durumunu dahi Tanrı'ya ulaşma çabasında bir eylem olarak görmüştür. Bu da; olmayanın olduğu durumunu doğurur. İhtimaller üzerinden çıkan her düşünce, varlığın fenomen haline gelmesine olanak sağlamıştır.

Pascal'ın matematik kuramları ve mantıksal çıkarımları bir yana; günümüz felsefecilerinden Anthony Kenny, Tanrı inancını rasyonellikle bağdaştırmaktadır. İlk rasyonel adımını, uzun yıllar almış olduğu teoloji eğitiminin ardından Tanrı'nın varlığını bilimsel ya da rasyonelist olarak ispat etmeninin mümkün olmadığını ve anti-modernist bir biçimde tanrının varlığının üzerine yemin ederek alabileceği diplomayı reddetmesiyle atar. Tinsel ve teolojik pek çok ögenin barındırıldığı geniş kapsamlı bir eğitimin ardından, rasyonellik ve din arasındaki bağı kurmaya çalışır. Skolastik düşünceyi benimseyen ilim adamlarının ya da rasyonalistlerin yanı sıra, bilimsel olarak ispat edilemeyen Tanrı tasavvuru yerine tek çözümün akla ve mantığa uygun, güven veren bir Tanrı olduğunu belirtir. Kenny, tanrının varlığı ile ona inanılması arasındaki çizgiyi mantıksal uyum ya da rasyonellikle açıklığa kavuşturmaya çalışır.

Sonuç olarak aradan geçen yüzyıllara rağmen, Pascal'ın düşünce sistemi Kenny tarafından sadece biraz daha basit indirgenmiştir. Çıkarımlar arasında, "ya varsa veya ya yoksa" ihtimalleri yerine, elde edilen getirinin sadece iç güven ve huzur olduğu verisine ulaşılır ve bu da teolojiden ziyade rasyonelliğin teolojik kısmıdır.

ABD'li ateist filozof Sam Harris "Delil olmadan bir şeye güçlü bir şekilde inanmak, hayatımızın başka herhangi bir alanında bir delilik işareti olarak kabul görürken; Tanrı inancı bugün anlamsız bir şekilde saygın bulunuyor." şeklinde bir açıklama ile konuya netlik kazandırmak istemektedir.

Sam Harris de, kendi argümanını Kenny'nin, Pascal'ın "ya varsa?" varsayımını güçlendirmesinin aksine, "ya yoksa" varsayımını güçlendirmiştir. Sam Harris de, tıpkı Kenny gibi kendi mantık çerçevesinde kalarak; Pascal'ın inanç kumarı sistemine bu şekilde sergilediği edimiyle ışık tutmaya çalışmaktadır.

Sanatın ve güzelliğin doğasının sorgulanmasında muazzam bir seçkiyle, farklı bir dinamik oluşturan Tarkovsky, imgelemenin merkezinde "incelenen yaşamın" yapısından gelen bir yabancılık, yalnızlık, psikolojik riskleri ele alarak entelektüel bilimsellikten ve bilimsel terimlerin kullanlmasından, ya da doğal bir ahlak felsefesi yerine ifade yeteneği daha güçlü olan bir başyapıt olan Stalker (İz Sürcü) adlı eseri ortaya çıkarmıştır. Matematiğin temelindeki formel ya da sembolik mantık yahut analitik çalışmalar ve bütün bunlar felsefenin ve doğal dilin bir bölümüdür mantalitesini zemine oturtan, meşru nitelikli bir serimleme yapmış.

Stalker, baştan sona her yerde iyinin yaşamlarımıza yol gösterecek bir bakış açısıyla tanımlanmasını söz konusu yapıp derinlerde Pascal, Kant, Schopenhauer gibi düşünürlere dayanan ama yüzeyde içsel ifşaların ve bilincin daha birincil sırada olduğu "yaşantıların netliği" ve "kavramların doğruluğu" arayışında bize yardımcı olmuş.

Zaman içerisinde olasılığa yüklenen kavramların giderek çeşitlenmesini olasılık aksiyonlarının kişinin iç dünyasında seçkisiz üretime geçmesini ve bunun dışa vurgusunu ön görülemezlik kavramlarıyla farklı bir algoritmaya ulaşmasına, üç yolcu üzerinden serimlemiş. İz sürücünün önderliğinde, tükenmiş ve artık yazamayan bir yazar ile bölgede araştırma yapmak isteyen bir profesörün içsel yolculuğunu görürüz.




Film boyunca "Bölge" olarak adlandırılan ve İz Sürücü tarafından eşsiz bir kutsiyetle nitelendirilen yer, filmdeki monogramları kaldırarak, renkli, hayatın tüm canlılıklarını taşıyan ve izleyiciye huzur verdiği kadar bazı anlarda ürperten bir yerdir aynı zamanda. Bir meteor sonucu oluştuğu iddia edilen bölgenin, bir mekandan çok canlı bir bireyin zihnini tasvir ettiğini görürüz. Bir fizik profesörünün mesleğine ışık tutacağı gibi, artık eli kalem tutmayan bir yazarın da yeteneğini ona geri kazandıracak kadar kutsal bir zihindir. İz Sürücü ise, "Bölge" adını verdiği bu eşsiz zihne sadece ulaşmayı ve oraya yeni yolcular taşımayı adeta bir ibadet olarak görür. Türlü tehlikelerden geçerek ulaşılan bölgenin bahşedeceği güzellikler bir yana, doğanın en korkunç manzaralarını da insan zihnine kazımış olması, içsel yolculuğun sadece tasviri olarak sahnelenmiştir Tarkovsky tarafından. Bölge olarak adlandırılan yerin, kıyamet sonrası oluştuğuna yapılan göndermeyle de; yeni ve izole edilmiş bir evren olarak serimlendiğini de görürüz ayrıca. Herkesin erişmek istediği fakat erişirken türlü tehlikelerden geçmek zorunda kaldığı ve tıpkı gerek ilahi gerek ilahi olmayan dinlerde anlatılan cennet olarak alıntılandığını da fark ederiz bir süre sonra. İnanç ile inançsızlık arasında sıkışan bedenlerin, muhakkak ulaşmaya çalıştığı ve ebediyen mutlu olabilecekleri bir yerin büyüsünde kalan üç kişi için, tanrı, din ve inanç artık bir diyalektiktir. Bahşedilen ve büyüleyen yerin uğruna üç kişinin de attığı her adım onların kişisel yetilerinden de mühimdir artık.

"Bölge" olarak adlandırılan yerin, Estonya'nın başkenti Tallin'de bulunması da, sadece filmdeki atmosferi güzel bir şekilde yansıtabilmesi amacıyla seçilmemiştir şüphesiz. Bir zamanların SSCB'sine üye olan Estonya'nın görkemli, tarihi yapılarıyla adeta bir ütopya gibi görünen manzarası ve filmde de sürekli seyirciye sunulan "üçgen" metaforunu andıra çatılarıyla dizyan edilmiş binalar barındırması filmin sanatsal kaygılarla bütünleşmiş psikolojik bir zemin hazırladığını başarılı bir şekilde ortaya koymuştur. SSCB üyesi olan Estonya'nın başkenti Tallin; eski binalarının, surlarının, 14.yüzyıldan kalma belediye binasıyla Ortaçağ'ı andıran görüntüsüyle filme bambaşka bir büyü katar. Tallin de şüphesiz Tarkovsky'nin "Bölge"sidir aslında. Her ne kadar zaman zaman özlemini çektiği, ülkesine olan düşkünlüğünü ve hatta aşkını klasik Rus yazarlarının ve hatta babası Arseniy Tarkovsky'nin şiirleriyle belirten Andrei Tarkovsky için; Rusya ilhamını veren en önemli kaynağıdır. SSCB'nin zaman zaman kendisinde yarattığı hayal kırıklıkları, insanlığı sonsuza dek hüsrana ve korkuya uğratacak olan korkunç nükleer savaşlarının öncülüğüyle; üzerinde derin yaralar ve izler bırakmıştır. Tarkovsky; Tallin ile kendi içindeki yolculuğun izlerini süren bir "Stalker"dır aslında ve bu hissiyatı en derinden verebileceği yer de onun bölgesi olan Tallin'dir.



İz sürücüsü eşliğinde yapılan bu yolculuk dört katmanlı bir yolculuktur aslında. "Benim için her yer ceza evi zaten." diyen İz Sürücü'nün kendi içinde savaştığı ahlak ve mantık minvalinde dilsel analizlerinin yolu, iyinin irdelenmesi dolaylı yolu hümanist tesellilerin insanlık dışı darbelerle yok edilen tabiatın yolculuğu, etik önermeler, dilsel analizlerin meşruluğunu ve doğrulanabilirliğine aydınlık getirmeye çalışan kişisel ve toplumsal davranış pratiğini hiçsel olarak bize sunmaya çalışan bir yazarın yolculuğu, varoluşçuluğun gerçek dünya ile bağlantısının derin anlamda düzmece bir şey olduğunu ve tükeniş mitolojisinden ibaret olduğunu gösteren bir profesörün yolculuğudur.

Filmin başında dünyanın kesin kanunlarla yönetildiğine değinilirken, "her evin kendi ruhu her kilisenin de kendi tanrısı vardır" sözlerine felsefi bir etkinlikten ziyade karmaşık ve derin ahlaki varsayımlara ve düşünce iklimlerinden daha önemli olan bilinçlerimizin değişebilirliğine ve dünya içinde bulunan yasaların teoride yorum bulmadan önce sanatta belirebilir teoride daha sonra sanatı etkileyebilir düşüncesinden serimlemiştir. Yapısalcılık olarak dünya kanunlarını reddeden Tarkovsky, varoluşçu sesin düğmesini açıp sanat yapıtının nasıl sertleştiğini gösterir bize. İnsanın doğumundan itibaren, doğumunda esnekliğin ve zayıflığın hüküm sürdüğünü, sertlik ve gücün ölümün arkadaşları olduğunu ifade eder. Varoluşun anlamının sesiyle başlayıp, kendimize "ben kimim?" sorusunu yönelttiğimiz yaşam minvalinde ve bu yolda elde ettiğimiz cevapların kendi içindeki yolculuğunu Sokrates'in de dediği gibi "kendini bilmenin güçlüğü" felsefesine dayamıştır. Aristokles'e göre, bu kendini biliş yolculuğundaki üç erdem cesaret, ölçülülük ve bilgeliktir. Bu yolculukta bu üç erdeme ulaşırsanız mutluluğa ulaşmanız huzuru, bolluk ve bereket içinde yaşamanız mümkün olacaktır demiştir Sokrates. Çiçero'nun Sokrates'e dediği gibi "kendini bilmek kendini ifade etmenin ilk adımıdır." Kendini bilmek yolculuğunda ilk adım nereden gelip nereye gideceğini, ne yapacağını ne yapması gerektiğini de özetler. Yani insan hakikatinin kendini aramakla geçtiğinin üstünü çizer.



Tarkovsky'nin bu yolculuğunda bir varoluş sorgulamasından çok insanın tabiata kendi özgürlüğü uğruna verdiği zararı ön plana çıkartır. Mucizelerin deneyle ilgisi yoktur diyaloğundan anlaşılacağı üzerine, Bacon felsefesine dayanan yeni araştırma yöntemleri, bilimsel gözlemler, olguların toplanması ve yöntemin uygulamasından yola çıkmış. Bilgiye ulaşmanın amacı her şeyden önce insanlığın iyiliğidir diyen Bacon, tasarladığı bu uygulamalı bilimden doğması gereken toplumsal düzeni, daha doğrusu varmayı, umduğu toplum düzenini ütopya olarak vermiştir. Tarkovsky bu ütopyayı bu üç yolcu üzerinde serimlemiştir. Sahip olduğumuz bu teknoloji "hepsi, bütün o maden ocakları, değirmenler, ve onlar bunlar ve şunlar, sadece daha az çalışıp daha çok yemek için tasarlanmış." sözlerinin zihnimize çarpmıştır. İnsanların tabiata olan inançlarının kafasında yozlaşmasına ve bu yozlaşmayı önleme konusundaki aklın doğal olarak hep teptiği, aradığı doğrudur, tabiatla olan ilişkilerimizde ona barbarlıktan ve küstahlıktan başka bir şey vermemişizdir insan olarak.



Tarkovsky'nin üstü oldukça kapalı bir biçimde aktarmış olduğu; insanoğlunun doğaya ettiği ihanet de pek çok noktada serimlenmiştir. Makinelerin korkunç gürültüsünün ve insanoğlunun verimlilik esasına dayalı olarak ekonomik kaygılarla yavaş yavaş tüm yeteneğini kaybedip cisimleşmesinin de, doğanın kendi içerisinde yaşadığı felaketlerden kat ve kat korkunç olduğu gerçeğini göstermiştir. Yanardağların patlaması, vahşi hayvanların birbirlerini parçalaması, yeni coğrafik olguların meydana gelmesi; doğanın kendi içindeki ahengidir sadece ve felaket olarak görülmesi, insanoğlunun zihnindeki kalıplaşmış düşüncelerin tuhaf oyunudur aslında. Ekolojik denge ile dünya yaratıldığından beri varlığını sürdüren doğa, insanoğlunun ona ettiği işkenceye kayıtsız kalamaz ve insanoğlunun ihanetine cevabını en korkunç yollarla verir. Üzerine dikilen binaların görkemli ve hatta büyüleyici gözükmesi, doğanın çağırdığı bir meteor için basit bir detay olacaktır sadece. İnsanoğlu, doğayla içine girdiği bu korkunç mücadelede kendisini yavaş yavaş bitirir ve filmdeki yazar karakteri de, araştırmalarına anlam katmak için bölgeye gelen profesör de bunu göstermiştir Tarkovsky anlatımıyla. İnsanoğlu, makineleşme sürecini ilerlettiği sürece acı çekmeye başlayacaktır. Yazar karakterinin "Bir adam acı çeker ve yazar." sözü de buna ithaf edilmiştir. Adeta tüm insanoğlu adına yapılan bir günah çıkarma niteliğinde gözüken sekansta, yazar doğanın o eşsiz, ucu bucağı gözükmeyen çayırlarında "Bölge" olarak adlandırılan yerde o cümleyi kurar. "Bir adam acı çeker, ve yazar." Artık yazamayan yazar, günahlarını tüm insanoğlu adına itiraf etmektedir ve aslında başka bir zihin olan doğadan, yani Bölge'den af diler.



Bilginin kendisi güçtür diyen Francis Bacon, doğa ve insan arasındaki ilişkiye bambaşka bir anlam kazandırmıştır. Tarkovsky'nin bir su sahnesinde verdiği kadarıyla ve yolculardan birinin suya attığı taş ile suyun bulanmasıyla "insan dünyaya atılan bir taş mıdır" sorusuna cevap ararız ve mucizelerin deneyle ilgisi yoktur sözünü duyarız. İnsanoğlunun doğa nazarında, suyu bulandıran küçük bir taş olması da, insanın doğanın dengesine gerçekten de tam olarak uyum sağlamayan bir yapıda olmasıyla doğrudan alakalıdır. İnsan gibi, kendini çok fazla anlamlandıran bir yaratık oysa kendini barındıran doğanın dengesi ve varlığı nazarında oldukça küçük bir detaydan ibarettir.

Sanatın insan hayatına etkisini, davranışlara yansımasını ve bunun bir bencillik olup olmadığını tartışırlarken yolculardan birinin "nasıl bencillik değil, insanlar hala açlıktan ölüyor; sen aydan mı geldin?" sözlerinin Tarkovsky'nin yine kendi sanatına bir eleştirisi olarak algılarız. Sistemsel ve fiziksel dünyaya bir anlam vermek gereksinimleri ve niyetleri prensip olarak sanata uygulamak Kant'ın entelektüel sezgi nosyununu kullanışıyla, hayali dillerini tuhaf mantıklarıyla oynadıkları anlam yitimi ve toplumsal uzlaşıma uygulanmış olmak kuramlarına serimlemiş. Dil bilimci düşünürlerin vurguladıkları metnin olumsuz yönünü bir haykırış olarak değer ve kurgu materyalistlerine varoluş ve düşünce çizgisine yaklaşık bir konum belirleyerek dünyanın nesnel bir niteliği değil özgürce bir değerlendirme eyleminin fonksiyonu olduğunu vurgulamasına kendi sanatını yaptığı eleştiri ve analiz niteliğinde olmasıyla anlatımlamıştır Tarkovsky.

Yine bir sahnede "Bizi masumların gazabından kurtarın." sözünü duyarız ve aynı anda kadraja büyük bir su birikintisi, suyun içinde fanus şeklini almış balıkların olduğu bir imge görürüz. Tabiatın bütün güzlelliklerini tüyler ürpertici bir kusursuzlukla reddeden insanın kendi dünyalarını eleştirmekle kullanmadıkları standartları doğada nasıl kullandıklarını yüksek perdeden sunmuş Tarkovsky. Her çağın sıkıcı rasyonalizmiyle birleştiren insan, görünen tüm ciddi eksantrik ahlakçı ve aşırılığa kaçına inançla dizginlenmemiş hastalıklı ve duygusal yönüyle en çok zararı yine tabiata vermiştir.

"Sanat bencil midir?" tartışmasına tekrar bir sahnede yer veren İz Sürücü'nün konuşmasıyla film devam eder. "Müzik gerçekliğe her şeyden daha az bağlıdır. ya da bağlıysa bile mekaniktir, fikirlere bağlı değildir. Basit bir ses, çağrışımlardan uzak. Yine de bazı mucizeler gibi yüreğimize ulaşmayı başarır. Bizim içimizdeki düzenlenmiş seslere tepki veren kısım neresidir? Buna neden ihtiyacımız var? Sonuç olarak her şeyin bir anlamı ve sebebi var. Müzik üzerinden ahlaki tepki kaynaklarını bize hissettiren belirsiz bir dogma ve otorite kavramını iç güdüsel olarak hem kendi dünyasını ele geçirdiğini, teori üretmenin minimal tarafını müzik ve sanat dahil bütün keşfettiğimiz şeylerin ahlaki araç ve gereçlerin ahlaki olmadığını insanoğlunun bu keşfi tamamen kendi çıkarlarında kullandığını, Hegel felsefesi gibi Tarkovsky de bize mantıksal bir çerçevede vermiş. Aslında insanın boş bir inançtan ibaret olduğunu, tabiatla sonradan edindiği mekanik şeylerin doğru tercih hangisidir boşluğuna tesellisiz düştüğünü göstermiş. Tüketme, madde ve mana anlamlarını maddelerin çevreleri bazıları gayet açık, bazılarının da çok tuhaf gelen dertler listesi olduğunu varsayımlamış. Eşitlik, demokrasi, özgürlük gibi bildik düşüncelerin emek sorunu ışığında yeniden kavranması ve anlamların değişmeyen her şeyden bağımsız mutlaklar gibi kabul edilmesi gerekli felsefesine insanın doğası gerektiği sonradan edindiği bir takım sanatsal zevk ve ahlaki değerlerle tamamlanmıştır.



İnsanın tüketmeye yönelik yanlarına bildiği tek şey tüketmek, bütün gazeteciler ve siyasiler dahil insan kendi kurduğu düzenin içinde hapsolmuştur sözleriyle vermiş. Bu bölgeye gelenler burayı keşfetmek için değil, para ilham için değil, dünyayı değiştirmek için gelecekler, orduların yaptıkları askeri darbeler ya da hükumetin içine sızmış mafya üyeleri de derken aslında insanın olmadığı her yerde; tabiatın ise kendi düzeninde, insan zihnine göre kaotik olmasına rağmen oldukça rasyonel bir algoritma içerisinde olduğu anlaşılmaktadır. Dünyayı yönetmek istemek, adil bir toplum kurmak, tanrının yeryüzündeki krallığıdır sadece sözleriyle özet bir ahlak anlayışını kendi atölyesinde harmanlayan Tarkovsky esin kaynağı arıyorsak çok uzağa bakmaya gerek yok der gibi ikinci tüketicilerin uğradığı zararları anlatımlamıştır. Kapitalist ekonomik ilişkilerin yarattığı aydınlardan duyduğu endişeyi sosyalist bir düzenekte de pek uygulanabilir olmadığını Villian Morris'in de savunduğu yaşayan bir ahlak düşüncesi olarak aklımızda tuttuğumuz ideallerden çok fazla geride olmayan o noktaya dönmenin zamanıyla, o bölgeye vermiş olduğuı anlamlandırma da ortaya çıkmıştır. Sahnede gördüğümüz yolcuların bölgede bir bomba bulması ve o bombanın yanlış bir ele geçerse kötü şeyler olabileceğini söyler. Yine bir sahnede geçen, sizin planınız insanlığı iyi eylemle nefessiz bırakmaktır sözüyle de; iyi olarak gösterilen teknoloji, mekanik bir çağ yaratma ve eskiye dair olan her şeyin yitirilmesi düşüncesinin yarattığı tehlikenin de bombanın kötü niyetli siyasi, askeri ya da devlet düşmanlarının ele geçirilmesinden çok da farklı olmadığını göstermiştir. Kültürel ve hatta ortak mirasa dayalı kültürel bilgi birikimi, faaliyet ve her şeyin insan eliyle yok edildiği çağda aslında o bomba çoktan bulunmuş, kullanılmış ve amacına da ulaşmıştır. İz Sürücü'nün amacı ise o fiziksel görünümlü manevi bombadan "Bölge"yi korumaktır keza.

Taşların arasında bir kemik yığını üstünde yeşil bir bitkiyi kadraja sokar Tarkovsky. Aslında bu bize insan ve tabiat arasındaki o kirli ilişkiyi çok güzel anlatır. Savaşların sona erdirdiği hayatlara rağmen, tabiat çiçeklerini ve bitkilerini vermeye devam etmektedir. Müphem kalmış bütün düşüncelerin formüle edildiği bu sahnede insanın tabiattaki diktatörlüğünün savaşta kalan ölülerden çok da farklı olmadığı bir yansımasıdır belki de.

Hemen her filminde köpekleri kadraja sokan Tarkovsky, Stalker'da da bazı sahnelerde gizem yaratan o ilginç köpekleri yine seyirciye sunmaktadır.

Köpeklerin dostluğundan asla şüphe edemeyiz. İlk evcilleştirilen ve yeryüzünün en antik ruhunu barındıran kurtlardan evrimleştiği varsayılan köpeklere olan sevgimiz insanlara olan sevgimizden çok daha büyük derinlikler taşır farkettiğimiz müddetçe. Platon en derin sevginin mutlak hakikat ile olan ilişkisine dayandırmıştır. Bu bağlamda, Platon'un tanımlamasına uyarak köpeklere olan hissettiğimiz gerçek sevgiyi de hakikat ile bağdaştırırız. Platon'un iyiliği ebediyete kadar istemesi, kendince sevgi tanımıdır. Burada gerçek sevgiye ve iyilik inancına sahip olan da, insan değil köpeklerdir Tarkovsky'e göre ve bunu seyirciye küçük bir sahnede sunar. Köpek, öldüğünü düşündüğü İz Sürücü karakterine koşar ve onunla ilgilenmek ister. Bu sahnedeki monogram da, köpekler için sadakatli bir içgüdüye karşı insanoğlunun varlığının hayvanlara göre daha önemliymiş gibi toplumsal bir öğretiye dönüşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Zalim olan, yıkan, yok etmeye programlı bir makineymiş gibi yetiştirilen ve bu evrimsel süreçten kopamayan insan ona yaklaşan bir köpek kadar maneviyat barındıramaz hiçbir zaman. Bu monogram da, o renkli dünyayı yok eder filmde ve insanoğlu kendi karmaşık duygularıyla yüzleşir. Sevginin gerçekten de insanlardan çok köpeklerin iç dünyasıyla bağlı olduğunu görürüz. Tarkovsky'nin bir diğer filmi olan Nostalghia'da da korkunç bir şekilde intihar eden delinin yakarışlarına ve çırpınışlarına kulak asmayan insanoğlunun yanında, o çakmağı çakarken onu durdurmak isteyen ve pür dikkat onu izleyen bir köpek görmüşüzdür. Sonuç olarak Platon yanılmıştır, fakat Tarkovsky haklıdır. Sonsuz iyiliği isteyen ve istemeyi başaran dahi insan değil, köpeklerdir.



Evrensel gerçekleri verme iddiasında kusursuz ifadeler sunan ve sanatında iç güdüsel sanat imgelerini kendi sanatına karşı bir tepki olarak kullanan Tarkovsky varoluşçu davranışçılıktan sosyolojik pragmatimze sessizce geçiş yapan batı ahlak feslefesine de kafa tutarak sanata karşı felsefi şekilde gösterilecek düşmanca tepkilerden kaçınarak liberal varoluşçuluk romantizmini içtenliğe ve dolaysızlığa değer vermekle sanatına motive etmiş. Sanatı değiştirmek sanatçının kendi gerçeklik anlayışını resmi ve biçem dışı bırakır fikrini anti sanat ve devrimci sanat ilintileriyle sürrealist bir harekete taşımış.


                                                                                          Sefa DEMİROCAK & Bahar DENİZ

15 Ocak 2020 Çarşamba

Fritz Lang - Metropolis Üzerine (Bir Distopya Filmidir)

Diyalektik materyalizm, dünyanın zihinsel, ruhsal ya da manevi süreçlerden tastamam soyutlanmamış olmasına karşın, temelde fiziki varlığıyla anlamlandırılabilir bir sistem olduğunu savunur. Dünya "varlığının" ontoloji boyutu ise; diyalektik materyalizmin karşı tezi olan "idealizm" ile ilişkilendirilir. Marx ve Engels'in diyalektik materyalizm olarak tanımladığı düşünce sistemi de temelde "idealizm" düşüncesinin doğuşundan kaynaklanır. Materyalizmi diyalektik boyutta inceleyen yaklaşımın ortaya çıkış sebebi de, idealizmle materyalizm karşılaştırmasının neticesi olarak değerlendirilmelidir.

Gerek bilgi kuramı, gerek bilgi ve gelişim açısından değerlendirdiğimiz dünyada toplumsal pratik olmaksızın, saf bir bilgiye ulaşmamız mümkün değildir. Sonuç olarak; ortaya çıkan bu yasaların ontoloji ve kurgusal bir yapıdan bağımsız olduğunu toplumun ve daha doğrusu proleteryanın işleyişinden elde edilen ve uygunluğu kabul görmüş, rasyonel olan verilerin bilgi olduğu kabul edilir. İdea ise, bilginin kendisini elde etmek için araç olarak kabullendiğimiz dünyada, aynı şekilde doğrudan zihinsel süreçleri ve bilginin ontolojiyle yapılandırılan kısmını da kapsayan bir kümedir. Bu küme yok sayılamayacağı gibi, bilginin elde edilmesi için tamamlayıcı bir unsur olarak kabul edilir. Bu bağlamda madde zamansal ve mantıksal olarak her şeyin ötesinde bir ehemmiyete sahiptir. Materyalizm, bilişsel kuramların neticesi olarak ele alındığında Hegel'in görüşleriyle çeliştiği için bir anlam karmaşasında yer alır ve diyalektik hale gelir.

Bilgiye ulaşma konusunda bir paradigma olarak gözüken idealizm ve diyalektik materyalizm aslında karşıt değil, iki uçlu bir köprüdür. Nüfusun, ihtiyaçların, ve hedonizmin arttığı bir dünyada diyalektik idealizmin; diyalektik materyalizmi doğurması ve hatta sanayi devriminin, kapitalizmin ve globalleşmeye doğru evrilen süreçlerin mücadele haline gelmesi de yine diyalektik materyalizm düşüncesini doğurur. Diyalektik idealizm kuramının yaratıcısı olan Hegel'in de, kendi bulunduğu dönemde bilgiyi düşünce ile doğrudan ilişkilendirmesi de, toplumun alt tebaasının, üst tebaaya olan uzaklığıyla ilgilidir. Özellikle Fransız Devriminden sonra, toplumun alt tebaasının varlığını ontoloji boyutunda değil, fiziki boyutta aktif bir şekilde gösterebilmesi de diyalektik materyalizmin ortaya çıkışının en önemli kaynağıdır.

Toplum yapısının, toplumun zenginliğinin psikolojik ve sosyolojik açıdan oluşumunu Ütopya ve Distopya kitaplarında Hegel ve Marx'ın birbirine zıt düşünceleriyle ilişkilendirerek görmüş oluruz. İnsanların sanayi devriminde makineleştirilmesi üzerine birçok ütopya örneğinde, insanların yine bir makine ve devletin ise canavar olarak gösterilme sebebi tam da bu yüzdendir. Totaliter devlet yönetiminde yine kapitalizmin refahını, kölelik sistemiyle halk beslemiştir. Totaliter devlet rejimlerinde, yönetim tabakasının doğrudan toplumu ve topluma mal edilmiş hemen her şeyin bütünleştirildiği bir anlayışın hakim olduğunu görürüz. Orta Çağ'da bu kilise iken, daha sonraki dönemlerde imparatorlukların ve modern devletlerin aynı rejimin koruyucusu olduğuna şahit oluruz. Totaliter rejimin bekçisi, aslında o rejimi getirenlerle birlikte makinalaştırdığı insanlar ve proletaryadır da. Totaliter rejim, koruyucusu olduğunu iddia ettiği halkın da korumasına muhtaçtır. Varlığını yasa koyucu olduğu kadar, cezalandırıcı ve korku salıcı bir tutumla ortaya koyar.

Bir distopya örneği olan 1927 Fritz Lang yapımı Metropolis, zamanının oldukça yüksek bütçeli filmlerindendir. Şehirliler ve işçiler olarak ikiye ayrılan filmde, ütopya ve distopya örneklerini görürüz. Lüks içinde yaşayan şehirler ve ihtiyaçları aslında makinalaştırılmış insanlarla karşılanan, insanların bir mekaniğe dönüştürüldüğü kapitalizm ve anti kapitalizm vurgusu yapan yönetmen halka seslenmiştir. Aslında fordizmin hem betimlenip, hem de eleştirildiği standardın dışında makinaların işçiyi yönettiği bir distopya izliyoruz. Marx'ın makinalaşma konsundaki bir çok kuramına hem destek veren hem de karşı çıkan sahneleriyle insan psikolojisini de ortaya çıkaran bir yapım olduğunu görürüz. Bir bölgenin tarihi endüstrilerinin ve teknolojisinin, makinalaşma sisteminin halkın yerel psikolojisi üzerinde kalıcı bir iz bıraktığını hissediyourz. İşçi sınıfı üzerinde daha mutsuz kişilik özellikleri, daha düşük yaşam beklentileri ve memnuniyeti olduğunu görüyoruz. Örneğin İngiltere'de teknoloji ve makinalaşmadan sonra yerel halk üzerinde nevrotizm %33, vicdanlılık %26 daha düşük ve bu alanlarda ülkenin geri kalanında yaşam memnuniyeti %29 daha düşüktü. Bu etki kapitalizmin ocaklarına daha katkı sağlarken, tarihsel enerji kaynağı, eğitim, zenginlik, jeoloji, nüfus yoğunluğu ve iklim gibi bölgenin refahını etkileyecek olumsuz sonuçlara yol açmıştır.



Filmde bolca vurgulanan makineler aslında bütün ülkelerde çağın, daha doğrusu makina çağlarının ön görüşü gibi olmuştur. Distopyada; ne Thomas More'un Ütopyasındaki mutlu halktan, ne Platon'un totaliter rejimindeki soylularının tebaasından, ne Francis Bacon'un dindar halkından ne de Huxley'in Cesur Yeni Dünyasındaki insanlardan eser vardır. Tamamen gettolaşma örneği göstermeyen filmde, bütün bunları ortak bir paydada toplayan tamamen gettolaşmadan da uzak bir distopya görürürz. Thomas Hobbes'in devleti adeta mitolojik bir canavar olarak ele aldığı "Leviathan" nasıl ki her ne kadar toplum için gerekli de olsa, aynı zamanda halk için bir korku unsurudur. Metropolis'teki şehrin kalbi olarak lanse edilmiş fabrika da kapitalizm üzerine imaj ve eleştiri gücünü canavarlaştırılmış bir sistemden ilham alan Lang, Thomas Hobbes'in Tahayyül üzerine sözlerini bütünleştirmiş. "Tahayyül; bir şey hareketsiz dururken başka bir şey onu dürtmedikçe daima hareketsiz kalacağı hiç kimsenin şüphe etmediği bir gerçektir." Aslında burada Lang, makinaların insanı yönettiğini, bu sistemin içinde insanların ütopik yaşamlarının distopyaya dönüşümünü göstermiş. Bu makinalaşma sisteminin uzun vadeli psikolojik etkiler sergilemesinin sebebi, yine bir sonraki görevinin insanları yönlendiren bir mekanizma olmasından kaynaklıdır. Yerel halkın iş ve yaşam koşullarının eski sanayi merkezlerinde daha kötü olduğu ama kendi ütopyalarında mutluluğa eş değer olduğunu biliyoruz. Makinalaşma sisteminde stresli, yorucu, çocuk işçiliğinin yaygın olduğunu ve bu iş yerlerinde özerklik ve karşmaşıklık gibi belirli özellikler işçilerin yaşamını olumsuz şekillendirebilir. Örneğin entelektüel esnekliği ve kişisel insiyatifi düşünerek Adam Smith 1976 yılında son derece uzmanlaşmış iş görevleriyle sonuçlanan iş bölümünün işçiler için zararlı psikososyal etkileri olduğunu iddia etmiştir. Filmde "Eşsiz Bahçe" olarak nitelendirilen üst tabakanın kendi çocukları için kurduğu ve tamamen bir kapitalizm eleştirisi olduğu sahneyi görürüz. Yine Thomas More'un Ütopya'sında bahsettiği "Halkın yoksulluğa düşmesinin baş nedeni aristokratların çokluğudur. Bu yararsız, bu bal vermez arılar, başkalarının alın teriyle geçinmekte, topraklarda çalışanlarından daha fazla yararlanabilmek için onları derisine kadar yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedirler. Ama iş keyif için para harcamaya geldi mi, bu adamların yapmayacağı delilik yoktur. Bu uğurda varlarını yoklarını havaya savurup, dilenciliğe kadar düşerler. Üstelik kendileriyle birlikte başka işlerde hayatlarını kazanamayacak kişileri de o yola sürüklerler. Üst tabakayı canavarlaştıran bu sistemin doğru ve akıllıca bir sistem tarafından düzenlenmediği kesindir."



Şehirde şirketin yönetildiği binaya Babil Kulesi (Tanrıya ulaşmak için inşa edilen kule) denmiştir. Babil Kulesi olarak nitelendirilmesinin sebebi, gücünü kendi tasarladığı tanrıdan alan kapitalist üst tabakanın ona ulaşma emelidir. Alt tabakanın kuleye hiçbir şekilde girememesini Lang, Platon'un şu sözleriyle bütünleştirrmiş; "Günün birinde krallar filozof ya da filozoflar kral olursa insanlık o zaman mutluluğa kavuşur. Filozoflar krallara öğür vermeyi bile küçümserlerse, o mutluluktan çok uzaktayız demektir." Son derece tekrarlayan yorucu ve düşük özerklik çalışmaları, işçilerin değerini etkileyip entelektüel erdemlere ve eleştirel düşünceye daha az değer katan ve bu değerlerin çocuklara da iletildiği bu anti sosyalleşme mekanizmanın etkilerinin nesiller boyu genetik bir temele oturacağını anlatımlamış. Kapitalizmin politik ahlakını ve ilkelerini ve devleti yönetenlerle iş birliğini "Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur." ilkesinden yola çıkan Lang, "Yoksulluk ve özgürlük kapitalizme baş kaldırmıyorsa, hor bakılmaya götürür." düşüncesiyle özdeşleştirir.

Yedi günahın sergilendiği bir odada ise, daha önce açlığı, yoksulluğu ve acıyı hiç hissetmemiş olan fakat, kendi tabularını da yıkmak ve gerçeklerle yüzleşmek isteyen Freder, uzun süredir aramış olduğu aşktan da ilham alarak kişiliğini tamamen değiştirmek ister. Babasının koruyucu kanatları altında yorulan Freder, distopyanın acı çeken yüzleri olan işçi sınıfıyla birlikte hareket eder. Kapitalist sistem yedi günahı çağırmaktadır ve dolaylı ya da doğrudan işlediği bu günahların pençesinde olan Freder, kendi devrimini kendisine karşı hazırlar. Herkese aykırı gelen, alaya aranan, saçma bir yenilik sayan bu davranışı insanların acı gerçeklerini ortaya atmamak, korkaklık ya da kötü bir sıkılganlıktır. Öyle değilse incili hiç açmamalı ve İsa'nın yolunu Hrsityanlardan saklamalı. İsa havarilerine susmayı ve gizlemeyi yasaklıyor ve şöyle diyordu; "Benim alçak sesle kulağınıza söylediklerimi siz yüksek
sesle ulu orta söyleyeceksiniz." İsa'nın söyledikleri dünyasına aykırı gelen kapitalizmin dışına çıkan Freder, işçi sınıfının yüksek sesi olmuştur ve yedi günah vurgusunu burada noktalamıştır Lang.

"Beyin ve eller arasındaki boşluk anca arabulucu bir kalp ile doldurulur." söylemini filmin bütününe serimleyen Lang; yerel kimlik ve gurur duygusu sağlayabilir, bölgesel kişilik işçi sınıfına ait dışa dönüklük ve nevrotizmin daha düşük olduğu bir ütopya yaratmak adına ara buluculuk görevini üstlenmiştir. Makinaların tamamen ele geçirdiği insanlar, makina kazası, iş türünün egemenliğini ve işçi sınıfı üzerindeki etkisini oldukça açık bir şekilde gösterir. "Yaradılışın ittiği yana giden insan sevgilerinde ve nefretinde aklın sesini duyan insandır." Akılsa önce varlığı ve sağlığı borçlu olduğumuz yüce tanrıyı sevmeye yöneltir bizi. Sonra da gamsız ve kasvetsiz yaşamayı öğretir ve kardeşlerimiz olan başka insanlarla sevincimizi paylaşma isteği verir bize. Thomas More'un Ütopyasının sevgiye bağlı üstün insan tanımlamasını filmde misyonlayan Lang, Freder'in önce yedi günahtan kendini muaf tutarak halkın içine karışması ve arabulucuyla iki sınıfın birbiriyle olan etkileşimini ve aynı noktada buluşmasını sağlar. Platon'un Devlet'ini oluşturan aristokratların ve aslında Platon'un bir çelişkisi olarak bilinen totaliter rejimin Babil Kulesi olarak anlatımlandığı ve Marx'ın makinalaşan insan kuramını destekleyen ve Thomas More'un Ütopyasındaki "Devletleri dağıtan kötü ahlaktır. Kötü ahlakı yaratan da kötü ilkeler ve düşüncelerdir." sözlerini filmin baş karakteri olan Maria üzerinden yorumlamış. Kollektif bir düşünce sistemi olan korparatizmde; devlet, işçi, işveren aynı hedef için çalışması fakat bu sistemin içinde gittikçe köleleşen alt tabaka, gettolaşan bir halk meydana gelir. Filmin bu noktasında Maria karakteri önemli bir yere sahiptir. Kolektif düşünceyi reddeden bir çok ülkede yine kolektif düşünce sayesinde halk provoke edilmiştir. Maria karakterinin işçi sınıfını provoke etmesi ve isyan başlatması ve işçilerin makinaları parçalamaları, çocuk ölümleriyle sonuçlanan bu sistem, aslında Leviathan'la anlatılan canavarın ta kendisidir. Maria karakterini robotlaştıran ve kopyalayan sistem, aslında Lang'ın aynı şeylerin olmasının kapitalizmin soylu denen kimselerin işçi sınıfını körükleyerek haksız ve nankör bir toplum meydana getirmeleri ve bunun karşılığında toplumun ödül olarak açlıktan öldüğü bir sistemin canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına ve bu adaleti de Maria karakteri üzerinden anlatımlamasıdır. Thomas More'un Üropyasında geçen "Bugünün gösterişli devletlerini gözden geçirince bunlar içinde benim gördüğüm tek şey şudur aldanmıyorsam: zenginler, cumhuriyet halk egemenliği gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar. Türlü düzenler ve akla gelmedik yollarla bir taşla iki kuş vurmaya çalışıyorlar. İlki sağlamak istedikleri kimi az kimi çok haksızlıkla elde edilmiş bir serveti dünya durdukça dokunulmaz bir mülk haline getirmek, ikincisi de yoksulların açlığından, bedenlerinden yararlanmak ve onları yok pahasına çalıştırmaktır. Zenginlerin devlet adına ve dolayısıyla yoksullar adına başvurdukları bu dolaplar birer yasa olmuştur."

Maria'nın işçileri proveke etmesi ve işçilerin bunu anlayıp çocukların da ölmeye başlamasıyla işçiler cadı avına çıkar ve Maria'nın kopyasını aramaya başlarlar. Hümanizm yanlısı olan Freder, çocukları kurtarmaya başlar. Kapitalizm öğretisine bağnazca bağlı olan işçi sınıfı, insandan yana olan, insanı yücelten bu hümanist arabulucunun sesine kulak vermiştir. Burada Lang, ölüm cezasına çarptırılan Thomas More'un yaradılıştan gelen barışseverliğini savaştan ve her çeşit bölünmeden çekinmekte yerden göğe kadar haklılığını "İffetsiz bir rahip olmaktansa, iffetli bir koca olmayı yeğlerim." sözlerini kapitalist bir sistemde Frederle bütünleştirmiş. "Artık güneşe günaydın, devlete iyi geceler." sözlerini filmin sonuna ilikleyebiliriz. "Geleceğin makina insanını yaratmak için bir el feda etmeye değmez mi?" diyen Fredersen ve Babil'i devlet olarak ele alırız. Eller ile aklın arabulucusu kalp olmalıdır. Aklın tamamen makinalaştırılmak istenen işçi sınıfıyla bütünleştirildiği ve arabulucu kalp olarak Freder olarak anlatımlanmış. İnsan ölümü bile göze alarak her çeşit zorbalığa karşı vicdanını ve özgürlüğünü korumak zorundadır. Toplum ve üst sınıf işçi sınıfını eşit bir güvenlik sağlamadığı sürece bu makinalaşmada kazanmakla ölmek arasında dağlar kadar fark olduğunu unutarak bu iki şeyi eşit sayacak kadar acımasız olmamalıdır. Oysa Tanrı bir insanın değil başka bir insanı kendisini bile öldürmesini yasaklamıştır. Oysa çoğu yönetimler yasaların gölgesine sığınarak birbirini boğazlıyor. Büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmeyen bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlette mutluluğun olmayacağının distopyasını sunmuş Lang.


Modern çağların, sanayinin ya da bulunduğumuz noktada kapitalizmin nüfuz edici olduğu kesindir. Devrimin en yüzeysel türünü politik devrim, daha derine inecek olursak ekonomik devrim beslemektedir. Soyluların politik ve ekonomik devriminde halkın mülkiyetini ve bütün geleneksel uygarlığını yok eden, kadınlar ve çocuklar üzerinde yaratan sadizm bir zırhtır. Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sında kendi insanını yaratan, bir nevi makine olan insan; Huxley'in ilkel kültürlere ılımlı yaklaşmadığını ve kitapta geçen Vahşi karakterinin kitabın sonunda bir kucak dolusu dikenin üzerine attığını görürüz. İnsanı makinalaştırarak kabusumsu bir geleceğe ilişkin kehanetsi farkındalığın vurgulandığı Cesur Yeni Dünya'daki distopyayı, işçi sınıfı üzerine misyonlamış. Etkili totaliter devlet siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçlerini kendisinde toplayan devletin kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propoganda bakanlıkları, gazete yayıncıları ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir. Ancak yöntemleri halen kaba ve bilim dışıdır. Ekonomik güvencenin diktatör bir sponsorlukla ikinci idarecilere aktarılmaya çalıştığı ve işçi sınıfı üzerinde özdeşlik ve iktidar sağlamayan bir ikilem olduğunu hayata geçiriyor.

Filmin ilk sahnelerinde ve yine ortalarında geçen "Birilerinin övgü ilahileri, diğerlerinin bedduası olur." sözüyle de aslında gerçek hayattaki patron ve işçi sınıfı mücadelesi gösterilmiştir.

Hümanizm ruhunu ilk anlayış ve duruş merhalesi; insan varlığını, en müşahas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.  Sanat şubeleri içinde edebiyat ve sinema bu ifadelerin zihin unsuları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki; bir milletin diğer milletlerin edebiyatını, sinemasını kendi dilinde daha doğrusu kendi idrakında tekrar etmesi; zeka ve anlama kuvvetini o eserler nispetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. Arabulucu bir tesire sahip olmamız için bunlardan sağduyuya sahip olmamız gerektiğini anlayabiliriz. Umarım bu çağda da böyle filmler yapılır ve izleriz.

Kaynakça:

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya
Franncis Bacon - Yeni Atlantis
Tomasso Campanella - Güneş Ülkesi
Thomas More - Utopia
Platon - Devlet