26 Ekim 2019 Cumartesi

Love And Death(Aşk ve Ölüm)filmi üzerine

Sinemanın kilometre taşlarından olan, edebiyat ve felsefenin hayatımıza akışı, kendi iç dünyamızda yarattığımız hayalin yansıması niteliğindedir. Edebiyat ve felsefe dünyada yabancı bir ses gibidir, meraklı kulakların işiterek ağızdan ağıza aktarabileceği. Kurumsal olarak konuşulabilecek evrensel bir boyuta gelmesinin en iyi aracılarından biri yine sinemadır. Okumanın evrenselliği, felsefe ve edebiyatı beslemiştir bununla birlikte edebiyat ve felsefe de sinema sektörünü beslemiştir. Karakteri, yazılı bir düzenekten alıp dünya mertebesine getirir. Duyguların betimlenişinin harekete geçirilmesi imlenimini sunan sinema, karakterize mekanizması ve teknolojinin imkanlarıyla servis eder. Kamuya açık bir sunuşta; felsefe ve edebiyatın özünden hareketle çok daha radikal bir biçimde yayınlanabiliyor.  Konuyu işleyenler tarafından, üstün bir övgüye tabi tutulduğu kadar çoğu zaman eleştiri temeline de yatırılmıştır.

Sistematik bir örgütlenme ve aynı zamanda paralel ayrışımların ilişkilendirildiği bir yapımdan bahsedeceğim.
Love And Death(Aşk Ve Ölüm)1975-Woody Allen
Allen’ın filmografisi, parodi bir düzeyde ilerliyor. Bir çok eserinde olduğu gibi yine bizi çelişkiler sarmalına sürüklüyor. Edebiyat, felsefe, din, ahlak, savaş, ölüm ve aşk konularına; ciddiyetten uzak fakat bir o kadar gerçekçi yaklaşan Allen, bir varoluş çizgisinde en önemlisi ölümle yaşam arası bir modusta Tanrı ve insanın hergünkülüğüne dokunmuş edebiyat ve felsefe üzerinden.

Film, Rus edebiyatının iki farklı yazarı Tolstoy ve Dostoyevski esinlenmelerinden ziyade, karakterize ederken iki farklı ekolün karışımını sunuyor. Allen, Dostoyevski tarzını benimsese de filmde iki yazara da göndermeler görüyoruz bolca. Suç Ve Ceza, Savaş Ve Barış gibi iki kült esere mizahi karakterize tarzıyla yaklaşmış. Mizahi bir karakterize söz konusu olduğu kadar, Dostoyevski’nin karamsar tarafını, Tolstoy’un, pozitif yaklaşımlarını görüyoruz. Filmin gidişatında, bir çok esere gönderme yapıldığını görebiliyoruz.

Kuzeni Sonya’ya, saplantılı bir şekilde aşık olan boris’in büyük arzusu onunla evlenmektir. Sonya ise, Boris’in abisi İvan’la evlenmek istemektedir. Boris ve kuzeni Sonya arasında geçen diyalogda MARTİN HEİDEGGER-VARLIK VE ZAMAN eserine gönderme izliyoruz. Allen, Heideger’ın; insanın dünya içindeki varoluşunu yani (Dasein’ı) bu diyalogda veriyor. İnsanın varoluşunun zaman ufku içinde açığa çıktığı görüşünü benimseyen Dasein’i, iki karakter arasında geçen sözlü atışmada mizahi bir dille harmanlamış yönetmen.

Din üzerinden giden Allen, hedefine Hristiyanlık ve geleneklerini koymuş. İnanç sistemini sorgular nitelikte ve yapılan merasimlerin belki de gereksizliğine değinen yönetmen mesajını net bir şekilde veriyor. Allen, Bergman’a selam vermeyi unutmamış. Begman’ın (Persona-Yedinci Mühür) filmlerini izleyenler yine bu sahnelerde esintileri göreceklerdir. Devamında, Felsefe ve dini harmanlayan Allen, varolan dört yaşam gerçeği, doğa - hayvan-insan-Tanrı üzerinden serimliyor anlatısını. Bunlardan akıl sahibi olan insanın ölümü ve geriye kalan külleriyle, anne karakterinin dalga geçmesi ve küllerle konuşmaya çalışması; Allen’in, Hristiyanlık inancından yeniden dirilebilmek için yakılarak defnedilme inancına mizahi bir dille başkaldırısı niteliğinde. Ölünün geride kalanlardan koparıldığını, dolayısıyla cenaze töreni, defin ve mezarlık kültü gibi ilgilenmelerin nesnelliğine atıfta bulunuyor. Yas tutarak ve anarak öylece varolan geride kalanların, yad edici tutumlarının boş birer modus olduğunu fazlasıyla savunmuştur felsefe. Allen, ölüm kendini bir kayıp olarak ortaya koysa da bu geride kalanların deneyimlediği, ölenle yaşayan arasında bir savaştır mantalitesini yerleştirmiş. Boris’in, çocukluğunu hayal etmesi ve İsa’nın çarmıha gerilmesiyle dalga geçmesi, yine Allen’in ince bir göndermesi. Boris’in, çocukluğundan gelen bir ölüm korkusu ve bu korkunun üstüne gitmesi, Tanrı ve ölümle konuştuğunu sanması yine Allen’in, İnsan varlığından Tanrı’nın varlığına uzanan bir varoluşsal sancı anlatısı tadında. Tanrı’nın ölümsüzlüğü ve insanın ölümlü olması gerçeğinin üstünden yine mizahi bir dille geçiyor. Boris’in, hayalinde Tanrı’ya; ölümden sonra hayat var mı, Tanrı var mı diye sorular yöneltmesi ölüme hazırlık niteliğinde.


Filmin devamında; Boris, girdiği düello sonucu Sonya’yla evlenir. Düello sahnesinde yine, TURGENYEV-BABALAR VE OĞULLAR göndermesi görüyoruz. Kitapta geçen, Bazarov’un düello sahnesi birebir alıntılanmış neredeyse. Allen’in seyirciye seslendiği birebir sahnelerden biridir neredeyse. Boris, Kont ile yaptığı düello sonunda; keşke onu vursaydım diye devam eder. Boris’in karakterize formülasyonunda: Suç ve ceza, Savaş ve Barış, Babalar ve Oğullar kitaplarının hastalıklı karakterler betimlemeleri serimlenmiş.


Savaş ve şiddet karşıtı olan Boris, Napolyon’un  Rusya’da başlattığı savaş sonucu zoraki askere alınır. Allen, karakteri savaş manasında yüceltmek yerine daha çok yeriyor. Burada; kölelik ve devletin yönetim şeklini, yine PLOTON-DEVLET kitabından alıntılarla anlatımlamış Allen. Devlet kitabini okuyanlar bilir, orada devleti kimler yönetmeli diye tartışma konusudur Platon ve diğer düşünürler arasında. Platon ve Traysmakos arasında geçen tartışmada; “Devlet denilen kuruluş birlikte yaşayan insanların bir toplamı değildir. Aksine o bir organizmadır. Bir organizma olan devlet, insan ile aynı yapıdadır. Yani devlet büyük çapta bir insandır. Aynı şekilde insan da küçük çapta bir devlettir. Bir de birey ile devlet belirsiz bir ilişki içindedir: Yalnızca bireyler devleti oluşturmaz, devlet de bireylere “şekil” verir. Birey, içinde yaşadığı devlete benzer; devletin görünüşü nasılsa, bireyin görünüşü de odur. Mükemmel devlet mükemmel bireyler oluşturur, eksik ve yapmacık bir yapıya sahip devlet ise kusurlu ve eksik yapılı bireyler oluşturur. Platon bu görüşünü kanıtlamak için yanlış devlet şekillerinden bir kanıtlama yapar. Devleti işçi sınıfının yönetmesi gerektiği hatta en iyi onların yönetebileceği idesi mevcuttur. “
Boris ve askerlerin kendi aralarında geçen diyalogda; Allen, yine zıt zeminden ilerliyor. Boris karakteri üzerinden yine mizahının ucunu, devlet ve yönetim bozukluklarına batırmış. Savaşa giden askerleri, kahraman diye yüceltmek yerine daha çok dalga geçiyor. Savaş ve gereksizliğine zıt bir tabandan dokunan Allen, POTEMKİN ZIRHLISI filmine dokunduruyor mizahını diğer taraftan da.
Savaş karşıtı düşüncelerini “ savaş cinayettir, tanımadığın birini öldürmek cinayettir” diye ifade eder Boris. Allen, savaşın anlamsızlığını vurgulamak ve mizahın dışına çıkmamak adına; Charlie Chaplin’in (Büyük Diktatör) filmini benimsemiştir. Yine Bonis’in hücre sahnesinde, kısa bir zamanlamada Dostoyevski’nin bir çok romanına atıfta bulunuyor Allen. (Budala, Karamazof kardeşler, Suç ve ceza)
Yine Boris’in, savaşa giderken yanında kelebek koleksiyonunu götürmesi, Vladimir Nobokov’a selamıdır Allen’in. Hafızada yedi yaşında sonra dikdörtgen pencereden giren sabahın ışığıyla bağlantılı hissettiği her şeye yalnızca tek bir arzunun egemen olduğunu söyler Nabokov; kelebek
Nabokov’selamını yine Sonya ve papaz arasında geçen: 12 yaşında sarışın kızlar diyaloğunda görebiliriz.

Sonya ile evliliğinde mutluluğu yakalayamayan Boris, sürekli olarak ölümden bahseder. Bir çok idrak doğumuna meydan veren yönetmen, realizme karşıt olarak idealizm kavramları gibi ölüm ve yaşam zıtlıklarına girmiş. Sonuçları bakımından ikisi de karşıt ve savunulmaz olsa da, yaşamın önceliği ve ölümün her an olabilirliğine  alaycı bir dille dokunuyor. Kant’ın Transendental kuramını selamlamış Allen yine detaycı zekasıyla. En çok istenilen arzuya ulaşma sonrasında bir boşluk ve varlığı sorgulama en nihayetinde varlığın somut delili yaşamın anlamsızlığını diyalektik bir düzeyde; hakikat ve yanılsama görüşüne taşımış. Boris’in sürekli olarak ölümle konuştuğunu sanması; varolan bir şeyi kendi örtüklüğü içinden çekip çıkarmanın ve keşfetmenin sonucu olarak ölümün görünür kılınması gibi. Felsefe ve dini harmanlayıp, Bonis’in diyaloglarında sözcük mistizmini tavan yaptırıyor Allen. Fantastik olarak idealleştirilen karakter; varoluşun, hristiyan teolojisinin, ahlakın, savaşın işaretle gösterilmiş şeffaflığı gibi. Doğum ile ölüm arasında bir varlığın yukarıda bahsettiğimiz (Dasein) varlığına ulaştırıyor bizi.

Başkalarının ölümünün deneyimlenebilirliği üzerinden devam eden Allen, Bonis ve Sonya’nın, Napolyon’a suikast için çıktıkları yolda bolca entelektüel tartışmalarına yer vermiş. Ölüm, yalnızca öylesine mevcut olan bir gerçeklikten alınıp, cansız maddi bir şeye dönüştürülüyor geçen diyaloglarda. Ölümün kendine özgü bir varlık olduğunu imleyen Allen, insanın kendi varlığını mesele etmesi gerektiğinin altınızı çizmiş. Ölümün sınırlarını ayrıntılı olarak çizmenin mümtazlığına mizahını iliklemiş. Öte yandan ölümü fizyolojik ve biyolojik olarak ele alıyor,  Boris ve Sonya arasında geçen konuşmalarda. Ölümün türleri, nedenleri, oluşumu ve gerçekleşme minvalleri üzerine tartışmaların aynısını: Kaynakça -Varlık ve Zaman- Ölüm eksistensiyal analizi başlığı adı altında bulabilirsiniz. Ölüme yönelik tutuma ilişkin duygu yüceltici norm ve kuralların sunumu, ölümden sonra neyin var olup olmadığını yöntemsel incelemelerini, Allen bize mizah ve detaycı zekasıyla, karamsar bakış açıcıyla sunmuş. “ ölüm kaygısı en zati, irtibatsız ve atlatılamaz olabilirlikten kaygı duymaktadır. Bu kaygının nedeni dünya içinde varolmanın kendisidir. Ölüm kaygısını, hayatını kaybetme korkusuyla karıştırmamak gerekir.”
Boris, savaş karşıtlığı aslında ölüm korkusu ve sürekli olarak ölümle konuştuğunu sanan biçimsiz bir varlık olarak işliyor duygularımıza. Allen’in, bütün ispat edilenleri, edilmeyenleri, bir çok eserin kahramanını ve felsefenin kuvamlarını harmanlayarak ortaya çıkardığı karakter sadece mizahının ve kaleminin gücünü değil ince zekasının bir ispatı kıvamında. Ölmenin bir vukuat düzeyine indirgendiği sinemografisinde, “ Ölüm, dünya dahilinde mevcut olan bilindik bir hadise olarak karşımıza çıkar. Bu haliyle o, her gün karşılaşılanları karakterize eden bir dikkat çekmezlik içinde kalır. Sonunda herkes ölür ama şimdilik sıra bizde değil” sözlerini misyonu  yapmış. TOLTSTOY-İVAN İLVİÇ’İN ÖLÜMÜ eserinde “herkes ölür” kavramının yarattığı sarsılma ve çöküş psikolojisini işlemiştir. Bütün bu ciddiyetin ve ölümün üzerine serilen sahnelerden kaçmak adına, Boris ve Sonya’nın Napolyon suiskastı için uğraşırken, Boris’in yanlışlıkla Sonya’nın kafasına vurması yine Charlie Chaplin sahneleri esinlemesi. Ölümle mizahı birleştirip bizi karanlıktan çıkarıyor hemen.

Allen, bakış açımıza her ne kadar edebiyat, felsefe, din, ölüm ve Tanrı serimlemerini koysa da asıl konuya aslında filmin adı olan aşk konusunu getiriyor mizahın ucunu. Ahlak, cinsellik ve aşk konularına değinen Allen, Boris ve Sonya’nın aşk üzerine tartışmalarına yer verir. Sonya, “ seni seviyorum ama aşık değilim . Hayal ettiğim aşk iki mükemmel insan arasında geçen aşktır yani aşksız seks boş bir maceradır” diye tamamlar sözünü. Bunun üzerine Boris, “evet, ama en iyi boş maceralardan biridir” diye cevap verir. Allen, Boris karakteri üzerinden mizahın ucunu Yunan felsefesi ve Socrates’e değdirmiş. Bütün Yunan felsefecilerin eşcinsel olduğunu söyleyen ve bu kuramın sahibinin Socrates olduğunu savunan Boris kendi cinsel kimliğini de sorgular burada. Cinsellik, aşk ve ahlak olgularına dokunan Allen, Sonya’nın kaçamakları, Boris’in Kontesle olan gecesi ve Sokrates üzerinden abartılı bir şekilde işlemiş. Allen’in bütün bu türler arası geçiş grafiği eşsiz zeka ve kendi ütopyasının örneği gibi. Filmin sonunda yine bir Dostoyevski- Karamazof Kardeşler göndermesi görülür. Dostoyevski’ye olan bağlılığını yine onun kaleminin canlandırmasıyla noktalamış Allen.


Filmin sonunda, ölüm gerçekleşmiş olsa da aslında verilmek istenen mizah adı altında çok net ulaşıyor seyirciye. Başta Boris’in dediği “Aslında tüm insanoğlu işlemediği bir suç yüzünden infaz edilmiyor mu? Eninde sonunda herkes gidiyor, tek fark, ben yarın sabah saat 6:00’da gideceğim. Aslında 5:00’te gitmem gerekiyordu ama çok iyi bir avukatım var.” Sözleri filmin sonunda içimize işliyor. Kahkahayla başlayan film dansla bitiyor. Ölümle dans.



Kaynakçalar:
Martin Heidegger-Varlık ve Zaman
platon-Devlet
Yuval Noah Hararı-Hayvanlardan Tanrılara


22 Ekim 2019 Salı

Paths Of Glory(Zafer Yolları) filmi üzerine

Tarihte devletlerin kendi bütünlüklerini korumak için kullandığı tek silah hep insan olmuştur. Rekabet, temelden kabile yaşamlarından beridir varolan bir savunma tekniğidir. Devletin kendi birliğini korumak ve çıkarlarını gözetmek için aidiyet güdüleri doğrultusunda insanı yine bir insana silah olarak kullanmıştır. Böylelikle harb ve savaşlar ortaya çıkmıştır. Savaş ve askeri disiplinler üzerine tarihte bir çok düşünür kendi otoritesini belirleyen sözlerini söylemiştir. Bir idealizm olarak yansıtılan savaşlar, askeri birliklerin namlusuna insanları koyarak farklı boyutlara getirmişlerdir. “En mükemmel savaş muhabere etmeden kazanılan savaştır. Savaş, devlet için hayati öneme haizdir. Yaşam ya da ölümle son bulan bir sahadır ve hayatta kalmaya veya mahvolmaya giden bir yoldur” der Savaş Sanatı eserinde Sun Tzu. Devletlerin kendi içlerinde siyasi bir sürekliliği sağlamak ve toplumu ideolojik bakışa sürüklemek adına askeri birlikler oluşturulmuştur. Başta bahsettiğimiz kabile savaşlarından, hükümdar mücadelesine, askeri birliklerin savaşlarına, çağımızda ise devlet ve devletin kurduğu askeri birliklerin savaşı halinde halen devam etmektedir. İnsanların toplumsal itaatleri için uygun hurafeleri kullanan devlet ve birlikleri onları birbirine kırdırmayı başarmıştır. Yine devletin sistemlerinin yanlış işleyişi ve kanun koyucuların insan hayatına teknik baskı olarak savaşı koyması, aynı kanunlar tarafından sistem eleştirisi adı altında insan hayatı almıştır.

Realist öğretinin temeli haline gelen savaş üzerine görüşlerini ve teknik bakışını, sistemsel bir eleştiriyle toplumun bakışına taşımak adına Stanley Kubrick’in yaptığı, büyük ses getirmiş filminden bahsedeceğim.
Paths Of Glory(Zafer Yolları)1957

“Şayet birbirinin kurdu olan iki insan, aynı anda beraber sahip olamayacakları bir şeyi isterlerse düşman haline gelirler ve süreç sonuçta ya birinin diğerini kontrol alması ya da yok etmesi ile neticelenir” Hobbes’in Levlathan eserinde böyle geçer. Bu sözü filmin genel misyonuna ilikleyebiliriz.
Yönetmenin, tek bir mekanda çektiği film, savaş psikolojisinden daha çok sistem ve hiyerarşi eleştirisi boyutunda. 1.dünya savaşının soğuk savaşcısı Fransa'yı sistematik bir eleştriye tabi tutuyor. Uzun sekansların tek bir mekanda verilmesi yönetmenin sadece vermek istediği mesaja odağı gibi. Suçu ve suçluyu aynı devletin sisteminde ele alan Kubrick, belki de tarihin en Cüretkar filmini çekmiş bu anlamda. Üç asker üzerinde adalet ve din olgularına ustalıkla vurgu yapan yönetmen, sistemin hak ve hukuk konusunda zayıflığını serimliyor.

Almanlardan alınması için savaşılan Ant tepesi ve askeri birliğin başında sisteme karşı duruşuyla Albay Dax. Dax karakterini toplumun bütünü, Ant tepesini almaktan daha çok kendi çıkar ve menfaatlerini ön planda tutan, rütbe uğruna adaletin her basamağını kendi leyhine çeviren general Braulard ve Paul Mireau'yu devlet olarak ve Ant tepesi uğruna yapılan savaşın ego savaşına dönmesinin sonucunda idam edilen üç askeri kurbanlar olarak ele almış Kubrick. Dax ve Paul arasında geçen dialogda filmin vurucu sahnelerinden. Masa başından savaşmanın kolay gözüktüğünü söyleyen Dax, insan hayatının sonu hangi Zaferle biterse bitsin damardan akanın kırmızı bir süt olacağını ve masa başından yönetenlere bir şey olamayacağını dile getiriyor.
Askerlerin kendi aralarında ölümü konuştuğu sahne belki de savaşa dair tek psikolojik sahnedir. Ölüm nasıl olsa var nasıl olduğunun bir önemi var mı diyen askerin ölümü kabul edişi sadece psikolojiyle açıklanabilir.

Ant tepesinin Almanlardan alınması için yeterli askeri birliğin olmadığını söyleyen Dax, bunun mümkün olmadığını ve çok kayıp vereceklerini ifade eder.  General Paul, “bütün Fransa size güveniyor. Ve benim için bu savaş önemli benim gibi bir adamın hayatı bütün Fransa’nın hayatından daha önemli. İlginizi çekebildim mi albay” diyerek menfaat ve çıkarları için bu savaşı istediğini beyan eder. Bunun üzerine Paul, “Ben önünde bayrak sallayarak heyecanlandırabileceğiniz bir boğa değilim. Vatanseverlik bir hainin son sığınağıdır” der.
Birinin bilgelik dediğine başka biri korkaklık, birinin vahşet dediğine başka biri adalet, birinin tutuksuzluk dediğine başka biri büyüklük, birinin ciddiyet dediğine başka biri aptallık diyebilir diyen yönetmen devlet ve toplumu karşı karşıya koymuş.

Savaş olgusundan çok, neorealist bir ideoloji ortaya konulup; devletin kendi içinde sistemin anarşi ve hiyararşik bir çarka dönüşmesini ele alan Kubrick; üst otorite olarak sadece kişisel çıkarların ve rütbelerin gözetildiği  radikal bir koloninin söz konusu olmadığı hiyararşi sistemini vurguluyor. Bütün dünya savaşlarında, cesaret duvarlarının örülemediği ve ortak bir milli bakışa konulamayan bu sistem eleştirisini kendi adına büyük bir ustalıkla işleyen Kubrick; savaşların en önemli malzemesi olan insanın ancak devletin koyduğu yetkiler ve eline verilen silahlarla ölümcül bir vasıta haline geldiğini vurgulamış.

Mücadelenin başarısız bir şekilde sonuçlanması ve birliğin geri çekilmesiyle asıl savaş başlıyor. Kişisel çıkarların mücadelesi olan ve başarısız olunan mücadeleye yine kişisel çıkarlar doğrultusunda üç asker suçlu olarak seçiliyor. Devlet ve birliklerinde; kanun koyucu olarak belirledikleri kaideler çoğu zaman ilkelliğin imgesi oluyor. Tek başına yalın bir savaşçı olan insan, bu ilkelliklere, silahlara, sistemin mantık ve otorite üstünlüğüne karşı duramıyor. Liderlik olgusu altında bu üç askerin adil olmayan bir seçimle idama mahkum edilmeleri ve ölümü beklerken yaşadıkları süreç savaş psikolojisi dışında, toplum psikolojisi zemininden işlenmiş. Bu askerler seçilirken yapılan pazarlık aslında ideolojik bir savaşın amacına ulaşmamasından değil, kişisel çıkarlar doğrultusunda olduğunu betimliyor. Yüz asker üzerinden yapılan pazarlık, üç askere iniyor. Askerlerin idamının, kalan askerler için emsal bir dava olacağını savunan Paul, savaşı şahsileştirme ve sistemin gücünü gösterme eğilimindedir aslında.

Filmin belki de en vurgulayıcı sahnelerinden biri olan mahkeme sahnesinde askerler savunmalarını yapıyor. Savcının, neden ateş etmeye devam etmediniz geri çekildiniz geçerli bir sebebin ve seni gören şahitlerin var mı sorusuna; tutuklu onbaşı Paris şöyle cevap veriyor: Devam etmemiz  mümkün değildi. Şahidim yok çünkü orada bulunan herkes ölüydü. Tutuklu askerler; Paris, Arnaud ve ferol’un savunmasından sonra, albay Dax söz alır: Hayati olabilecek delillerin karartılmasından dolayı bu mahkemeye karşı çıkıyorum. Dün sabah gerçekleşen saldırı, Fransa ordusuna leke sürmemiştir ve bu ulusun askerleri için de utanç kaynağı olmamıştır. Ancak bu askeri mahkeme bir lekedir ve utanç kaynağıdır. Bu askerlere karşı yapılan bu dava tüm adalet sistemini maskara etmiştir. Bu askerleri suçlu bulmak bir suçtur ve ölene kadar bu lekeyi taşıyacaksınız. İnsanın en asil duygusu olan merhametin burada hiç bulunmadığına inanamıyorum.
Dax’ın bütün çabasına rağmen üç asker idam cezasıyla yargılanır.

Kubrick, cüretkar bir sahne daha koyarak dini sarkastik bir dille ele almış. İsa ve son akşam yemeği vurgusu yapan Kubrick, aynı toprak için savaşan ve aynı korkuyu paylaşan askerlerin, seçilen bu üç askeri kurşunlanacak olmalarına sarkastik bir yaklaşım yapmış. Üç askerin son yemeklerini yerken bu son akşam yemeğimiz demeleri ve gülümsemeleri özetliyor. Daha sonra papazın gelmesi ve günah çıkarma sırasında askerlerden birisi; benim dinim budur diyerek şarabı gösteriyor. Ben ona inanıyorum ve içiyorum mutlu oluyorum der. Ve devam eder: Bu müesseseden borç isterken çekinmeyin çünkü reddederken kibar davranıyoruz. Bizim oralarda böyledir. Ölüme, kendi birliklerinden askerlerin kurşunlarıyla gidiyor bu üç asker. Birlikte bir savaşın parçası olan ve aslında hepsinin kurban olarak görüldüğü sistemde, insana doğrultulan silah yine insan oluyor. Filmin en dikkat çekici sahnelerinden biridir belki de; kurşuna dizen askerlerin hiç duraksamadan, tereddüt etmeden sistemin istediği ve işlediği şekilde diler askerleri kurşuna dizmeleri. Bu sahnede duygu yoğunluğundan kaçınan Kubrick, belki de sistemin acımasızlığını, kurşuna dizen askerler üzerinden vurguluyor.


Devletin ve birliklerinin kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları bu koalisyon, dinamizm ve güç olmakla beraber kendi ordusunu politize edip birey bazında gücünü arttırdığı gibi toplum üzerinde etkisini gösteriyor. Mevzubahisin bir birlik ve beraberlik savaşı olmadığı gerçeği ve savaşın doğasını değiştirilmesi, savaş ile değil rütbeler ve menfaatler ile ilgili unsurları çoğaltmıştır. Kubrick, bir savaştan ve savaşçıdan çok, suç-suçlu, toplum-devlet, sistem-yargı eleştirisi yaptığı filmde karakterler üzerine misyonlamış adeta. Dax, bir halk ordusu olarak çıkarılmış karşımıza. Parelel olarak doğru hedeflenmiş politik kararlar olarak. Savaşın gerçek mükemmeliğinin toplum yansıması olarak.
Devlet olarak ele aldığımız Paul, yenilmeyen ve sürekli yenilenen bir düşman. Savaşma iradesi ve savaşma sebepleri sadece kendi bireysel çıkarlarından yana olan, sosyopolitik yapının derinliklerine kadar kök salan bir düşman. Böyle bir düşmanla ancak benzer bir yaklaşımla baş edebilirsiniz düşünce zemininden ilerlemiş Kubrick. filmin son sahnelerinde Dax, kendisine gelen rütbe üzerine, çabasının bu olmadığını dile getirerek bu düşünceyi ifade  ediyor.  Savaşta politikanın üstünlüğü belirler nitelikte çıkarımları olan ve kullanılan gücün kanun koyucuların acımasızlığı olarak nitelendiren Kubrick, politik hedefe ilerlerken savaşın çatışma dışında kalan bütün sığınaklarına girmiş böylelikle.

Filmin son sahnesinde; ganimet olarak görülen bir Alman kadının sahneye çıkarılması ve askerler tarafında aşağılanması epey vurgulayıcı. Dilini bilmedikleri bu kadından, aşağılayarak şarkı söylemesini istiyorlar. Kadın şarkı söylemeye başlıyor ve askerler dilini bilmedikleri için sadece melodisine eşlik ediyor.  Kadının söylediği bu şarkıyla beraber bütün askerlerin onunla birlikte ağladığını görüyoruz.  Kapıda onları dinleyen Dax, kendisine gelen bir askerin tekrar sınıra gitmemiz gerekiyor demesi karşısında; sadece bir kaç dakika daha istiyorum onlar için der. Hiç bilmedikleri bir dilde sadece ortak bir acıda buluşan bu askerlerin yaşadığı duygu; Dax’ın kazanmış olduğu tek zaferdi belki de.


Savaşlarda; strateji ve sistemden çok, moral ve psikolojik büyük önem verilmesi gerektiğini savunmuştur Clausewitz. Tarih boyunca görülen diktatörlüklerin, diktacı bir tutumla yönetilen ulusların tarihleri savaş ve yenilgilerle dolmuştur. Ve kendi menfaatleri doğrultusunda  kendi yasalarını belirleyen devletler, teknik bakış olarak savaş dedikleri kanlı eylemlerini gerçekleştirmiştir. Toplumsal birliklerin en iyi şekilde yaratılması yine içinde en iyi kanunların bulunduğu devletlerde olur. En ölümcül salgın; içinde kanunları kendi menfaatleri doğrultusunda düzenleyen bir devlettir.

19 Ekim 2019 Cumartesi

Ida(Anna) filmi üzerine

Dünya ve dünya içinde hakimiyetimizin nüfuzu ve aleniyeti tarihler boyu değişken bir benlikle idame etmiştir. Yaşam alanızımızın ve tercih ettiğimiz yaşam modületesinde asıl amacımız varlığımızı ispat etme çabasıdır. Varolmayı ve yaşamayı kendimize mesele ettiğimiz benliğimizde çelişkiler hep asıl zemindir. Kendi içimizde düştüğümüz bu çelişkileri girdap olarak karakterize ediyoruz. İnsanoğlu, kendi varlığının zeminsizliğini her şeye sahip olma, ulaşmış olma huzuruna sürükler. Bu yolda kendine edindiği klavuz çoğu kez dindir. Kendi varlığının müphemliğini, dini bir yolda Tanrı’nın adaletinde arar.

Yeterli klavuzdan yoksun, kendi yaşamının tespit edilememezliği içinde diktatörlüğünü açığa vurur. Dünyevi bir vasatlığın hüküm sürdüğü benliğimizde, dinin arkasına sığınarak geleneksel kaideler cereyan etmeye başlar hayatımızda. Sınırları çoğu kez önceden çizilmiş bir hayat, insanın kendi özünde vasatlığı konu eder. İnsan, kendi hikayesini çağa naklederken belki de en çok ilkellik çabalarına sürükler kendi varlığını. Kendi varlığına bir anlam kazandırmak ya da sahip olduklarının şeklini almak yolunda adımlamaya başlar. Bir arayışın, hayatın anlamını bulma yolunda kendi klavuzunu edinmekten yoksundur en çok.

Hayata tutunma çabasının çoğu zaman; din, ahlak üzerinden bir mana kazandırılmaya çalışıldığı geleneksel örtü altında, kültür felsefesinden çok uzaktır. Dünyanın genel din anlayışı ve dünyevi yaşam sürdürme anlayışı arasında ki boşlukta sallanır durur insan. Yaşadığı sürede kendi hayatına uzun  bir yolculuk yapan insan, yolculuk sırasında bir çok şeyden yararlanmak ister. Tanrı’nın ışığını kabul edip onun kanunlarına karşı çıkanlar; hayatın içinde sakladığı müphem kalmış mutluluklara ulaşır. Yolculuk boyunca türlü keşiflerde bulunan insan, kendi sapağına böylelikle ulaşır. Yol ayrımında, kendi yolunu yine kendi seçen insan bir başkasının varlığı ve kabul ettikleri karşısında çaresizliğini yine din ve Tanrı’ya adaklarıyla kapatma yoluna gider.

Bu yolculuğa klavuzluk eden bir filmden bahsedeceğim. 
Ida(Anna)2013-Pawel Pawlikowski 
Filmin hareket noktası; manastırda yetişmiş ve rahibe olabilmesi için tek engelinin yemin etmesi olan bir genç kız. Din ve diğer dünyevi şeyler hakkında alalede bir anlam yetisi belirlememize imkan tanıyan film, genç kız ve teyzesinin yolculuğunu işliyor. 
İnsan varlığı neyden kaçıyorsa, onun peşine düşer. Ida, hiç görmediği teyzesiyle tanışmak için onun yanına gider. İdealist ve kominist bir savcı olan Wanda, Anna’nın aksine dünyevi zevklerle ilgilenmektedir. Bu iki kadının birbirine benzemeyen yolları, birlikte bir yolculuğa dönüşür.


Bütün varlığını dine ve rahibeliğe adamış olan Anna, çarpık bir önyargıdan beslemektedir ruhunu. Ruh ve bedenin sentezi olan bir çok zevkten yoksun büyümüştür. Kendi varlığının manasını ve çıkış noktasını dine bağlayan Anna, müstakil bir yaşam alanına sahiptir. 
Wanda ve Anna’nın bu yolculuğunda; birbirilerinin hayatına dokunma ve fedakarlık görmek mümkün. Bu iki kadın; dünyevi zevklerin somutluğunu ve dinin müphemliğini aynı yolda birleştiriyor.

Anna, ailesinin gömüldüğü yeri bulabilmek için çıktığı bu yolda kendi varlığına bambaşka bir anlam kazandırıyor. Yahudi olduğunu öğrenen ve ailesinin öldürüldüğünü öğrenen Anna, teselliyi yine dinde arıyor fakat Wanda’nın dünyevi yaşamına merakı git gide artıyor. Wanna’nın, “Tanrı heryerdedir, bir şeyleri denemeden nasıl Tanrı için fedakarlık yapabilirsin” sözleri Anna’nın iç dünyasını ortaya çıkarıyor. Teyzesiyle olan bu tanışmayı, yanlış bir yola sokup önünü tıkamak istemeyen Anna, onun varlığını ve yaşamını anlamaya çalışıyor. Birlikte varolmaya çabalayan ve kendi varlığını çevreleyen dini kuralları bir kenara bırakmak isteyen içgüdüleri Anna’nın yeni bir yol çizmesine neden oluyor.

Filmde; yönetmenin Wanna karakteri üzerinden bütün geleneksele riayet eden kuralları yok etme  eylemini görebiliyoruz. Anna, karakterinin bir rehber edinme arayışında, dinden uzak bir çerçeve çizen yönetmen dünyevi zevklerin somutluğuna ve tinsel işleyişi epey vurgulamış. Dini örtüklüğün ve kararttılmışlığın maskesini, Wanna’nın “Saçları çok güzel ama onları örtüyor’ sözleriyle sürgüleyip kapatıyor yönetmen. İnsanın, hayatı boyunca kendi varlığına hakimiyetinin nüfuzu aleniyeti değişebilir, tercihleri değişebilir. Tanrı, gerçek ve ışığını her yerde görmek mümkündür idesiyle ilerleyen yönetmen; kuralların gölgesinde bir hayatın müphemliğini ve karartılmışlığını Anna karakteri üzerinde misyonlamış. İnsanın kendi hayatına ön bakışını; Wanda karakteri üzerinden veren yönetmen bir sahnede Wanda’nın meyhanede içmesini ve sonrasında Anna’ya geçmişte ne kadar başarılı bir savcı olduğunu anlatmasıyla özetlemiş.

Yönetmenin, fotografik bir görüntüde çektiği film; yüzlerce fotoğraf karesinin birleşimi gibi. Bu iki kadının yolculuğu esnasında, ağaçları kadrajına alan yönetmen, insan hayatının yansımasını işlemiş adeta. Işık hızında sekanslar insan hayatının hızla akışını özetler nitelikte. Kadraja giren yıkılmış binalar adeta bu iki kadının ruhunu yansıtıyor. 
Anna’nın, dış dünyayı keşfetmedeki bu yolculuğu ve tabularıyla yüzleşmesi belki de yönetmenin benliğinde yatan varoluşsal bir kaygıdan ibarettir.  Mevcut olan her şey aydınlıkta görülebilir, karanlıkta ise saklı kalır sözlerini; Anna’nın tek gecede, alkol, sigara ve cinsellikle tanışmasıyla bütünleştirebiliriz. Edinmiş olduğu dini kimlik, varlığına bir yük olarak kendisini belli ediyor Anna’nın. Kendi varlığıyla karşı karşıya gelen Anna, hayatında dünyevi şeylerin ve akılcılığın kör kaldığı şeyleri yaşarken aynı anda bu dünyevileşmeye şaşı bakmaktadır. Filmin sonunda her şeyi bırakarak yine manastıra dönen Anna’nın şaşı baktığını böylelikle anlayabiliyoruz.


Düz bir bakış dünyayı daima pür mevcut olanın tekdüzeliğine daraltmış olur. Dünyayı bütünüyle anlamanın uzak türevleri olan geleneksellik ve tekdüzelik insan hayatını yalın bir bakışa sürükler. Var olan ve yaşanması gereken bütün dünyevi zevkleri örtüp ona örtülü değerler iliştiriyor sıradanlık. Benimsenmiş bir anlayışın bir kısır döngüye dönüşmesi yine insanın kendi varlığına bilgi ve mantığı yaklaştırmamasından kaynaklı. İki farklı karakter üzerinden serimlenen konu, putlaştırılmış hayat felsefesine ışık tutuyor. Gayrişeffaf olan insan varlığının, geniş bir meşguliyetler ağına dönüşmesi insan varlığını kusursuzluğa eriştirir.


14 Ekim 2019 Pazartesi

Roberto Rosselini's Savaş Üçlemesi-War Trnlogy(Gerçeğe bakabilmek) Filmleri Üzerine

İnsan varlığının en temel problemi olan ölüm ve bu kaçınılmaz sona insanın kendi varlığını hazırlaması yüzyıllardır tartışma konusu. Ölümü çoğu kez merkeze koyduğumuz bir düzende, dış etkenlerin gelip bu merkeze müdahale etmesi ve insan varlığında ölüm özgürlüğüne kişisel darbeler indirmesi yine asırların getirdiği dava. Ölüme yönelik bireysel savaşlar olduğu kadar toplumsal savaşlar mevcut. İnsan hayatının ölümle sonuçlanması çoğu zaman başkaları tarafından, telef olma diye adlandırılması bir çok araştırma formülasyonuna ön ayak olmuştur.
"Ben bir insanım” diyerek dış sebeplere karşı koyduğumuz tepkilerimiz ne yazıkki somut bir sonuca götürmüyor. Ölümün mutlaklığı karşısında çaresiz boyun eğme eğilimimi gösteren insan, bir başka etken, yine insan olan bir etken tarafından katledilme acımasızlığına maruz kalmıştır. Yüzyıllardır yine kendi ideolojik yaklaşımıyla cevap vermiş ve bunun için topluluklar oluşturmuştur. Varlığını sürdürebilmek adına, sürekli olarak üremeye başvuran insanoğlu, tarihte varlığını koruyabilmek adına savaşır. İnsan varlığının tarihi, savaşların tarihi olmaya başlar. Savaşların, rejimlerin ve sınırların minvalinde; ölüm ve hayatta kalma stratejisi yer alır. Asırlar boyu kendi hayatı ve başka hayatlarla savaş halinde olan insan varlığı bir çok sanat, kültür ve eğitim uzlaşım araçlarına uzak kalmıştır. Kendi tarihini yazmak, ideolojik bir siyaset savaşı basamağı oluşturmak adına kendi öz varlığını feda etme eğilimi başlatmıştır. Kendi varlığının özgürlüğünü savunurken, bir başka varlığın yaşam ve ölüm özgürlüğüne dokunmayı zafer sayabilmiştir. İnsan varlığına ve ölüme parelel olarak gelişen inanç, düşünce ve kültürler tarihi savaşların sonuçlarına damga vurur.

Devletlerde, ideolojik çıkarlar uğruna yapılan savaşlarda, toprak bütünlüğü gibi savaşların sonucunda ölüm ne ifade ediyor bilmem ama; insanlar için ölüm kavramı, en yakınına gelme korkusu ve bilinmeyene yol almak anlamına geliyor çoğu zaman. Yüzyıllardır süregelen savaşlar, sebebi her ne olursa olsun bir çok kadavra bıraktı toprak bütünlüğü adı altında. Toprak ve devletlerin ideolojik çıkarları uğruna ölüler gömen insanoğlu, bağımsız hareket ederek ve bu yolda birbirine entegre küçük topluluklar oluşturmaya başlamıştır. Politik savaşlar ve neticelerinde dökülen kana karşı; bireysel yönelimini kazanmış toplumlar tarafından bir karşı çıkma politikası oluşturulmaya başlanmıştır. Sebebi ya da sonucu ne olursa olsun yapılan bu savaşların sonucunda binlerce masum insan, çocuk ölümleri meydana gelmiştir. Ölüm insanoğlu için eski bir deneyimdir fakat savaş sonrası meydana gelen yaşam zorlukları onların asıl savaşıdır. Kendi çıkarlarını ön planda tutarak, şovenist devletlerin kendi halkına toprak bütünlüğü ve milliyetçilik aldı altında kıyıldığı aşikardır. Ölümler ve geride kalanlar üzerine; “ Ölenlerin geride kalanların hafızalarında yaşamaya devam ettikleri kabulü bir canlandırma eylemi ortaya koyar ve geride kalanlar bu durumu öleni unutmamak, hatırda tutmak ve gelecek zamanda birlikte yolculuk etmedeki kararlı bir arzu ile yaparlar” der Assmann. Geride kalanların kin ve nefretle yaşamaya devam ettikleri topraklarda; devletin kışkırtmasıyla en çok zararı yine sivil halk görmüştür. Devletler kendi imajlarını korumak uğruna, katletmeyi meşrulaştırıp savaş adı altında insan hayatına kan ve gözyaşını sokmuşlardır

Savaş ve savaş sonrası insan psikolojisine hizmet eden bir üçleme hakkında yazacağım. Roberto Rosselin’s savaş üçlemesi-War trilogy(Gerçeğe Bakabilmek) Yeni Gerçekçilik akımının kurucusu ve bu akıma hizmet eden filmleriyle ünlü Rosselini, insan ve insan hayatını ön plana alarak savaşın acımasızlığına, öncesi ve sonrası insan psikolojisine geniş yer vermiştir. Özellikle çocuk psikolojisine geniş yer veren Rosselini, savaş ve ölümün tüm çocuklar nezdinde açık iki gerçeklik olduğunu, yaşamın anlamının savaş ve kanla bütünlenen dünya gerçekleri olarak ele almış ve iki boyutta incelemiş.

Üçlemenin ilk filmi: Roma, Citta Aperta-1945 Yeni gerçeklik akımın ilk filmi olan Roma, belgesel tadı veriyor. Savaş psikolojisini, halkın içinden çekilen ve asla tanımadığımız yüzler üzerinden işleyen yönetmen, kadrajını savaş dönemlerinden kalma derme çatma evlerin içine getiriyor. Özgürlük üzerinde hikaye bütünlüğüyle duran Rosselini, savaşın ilk yıllarından yola çıkmış. Siyasetten ve propaganda aracılığından uzak duran yönetmen, ikinci dünya savaşını sosyolojik, ekonomik etkilerini toplum üzerinden ele almış. Tamamen insan ve insan hayatı üzerinden bir zeminde ilerleyen Rosselini, din üzerinden yine ders niteliğinde çıkarımlar yapıyor. Kadercilik üzerinde dokuyor sanatı. Olay örgüsünü bize belgesel tadında sunuyor ve karekterler üzerinde yorucu şekilde durmuyor. İtalyan direnişine övgüsel yaklaşan ve genç kominist bir mühendis üzerinden ilerleyen yönetmen, karakter ezberine izin vermiyor. Yaşanılan zorluğu, devletin savaş stratejisini ve karşı çıkanların hazin sonunu imgelerle belgesele çevirmiş. Kadınlar ve kadınlar üzerinde savaşın etkisine değinen yönetmen, film boyunca farklı karakterlerin bir parça ekmek ve çocukları için hırsızlık dahi yaptığını gösteriyor. Faşizmin, toplum üzerinde etkisine değinen ve devletin işbirlikçi tutumu olan bu akımın sonuçlarını kadınlar ve çocuklar üzerinden veriyor. Halkın yağmaladığı bir ekmek fırını önünde; bir kadın, yağmaladığı ekmeklerden birini askerle paylaşır. Roma'nın savaş sonrası sokaklarını ve binalarını fotomografikleştiren yönetmen, savaştan kalanları ve savaşın yaşam standartlarını nasıl etkilediğini serimliyor. Küçük bir çocuk üzerinden, savaş ve ölümün geleceğini tayin etmesindeki etkisini anlatıyor. Savaşta babasını kaybeden bir çocuk ve annesinin evlilik hazırlığı yaptığı bir adam. Baba sevgisini savaşın bütün yıkımlarına rağmen tekrar yaşayacağını düşünen çocuk yine bir kurban veriyor bu kanlı kıyıma. Geleceğin yapı taşları olan çocukların psikolojisini görebiliyoruz. Annesinin, Naziler tarafından sokak ortasında öldürülmesinden sonra, baba diyeceği rahibin de katledilmesi umutsuzluğu sokuyor bir an gözlerimize. Çocuk psikolojisi üzerinden epey faşizm ve faşizmi kendisine derinlik sayan yönetimlere yüklenen Rosselini, sinema tarihinin arşivlik filmini yapmış.

 

Üçlemenin ikinci filmi: Paisan(Hemşehri) Savaş ve Yeni Gerçeklik akımının temsili olan bu üçlemenin ikinci filminde yönetmen, farklı ırklardan ve çevrelerden altı kişinin hayatını ele almış. Savaş sırasında çekilen acıları ve sonrasında oluşan psikolojiyi bu karakterlerden üzerinden ruhumuza işleyen yönetmen, acının iki yüzünü işlemiş bu defa. Aynı dilde ve aynı acıda buluşmanın, savaş sonrası kalan yaslara epey dokunmuş. Asırlar boyu insan şuurunu meşgul eden ölüm ve ölüm korkusunu yanıbaşımızda hissediyoruz. Özellikle son günlerde savaş polemiğinin içinde bulunduğumuz durum, psikolojik olarak acının yanıbaşına iliştiriyor düşüncelerimizi. Ölüm konusuna suskun kalan yönetimler acının sokaklarına faşizmi sokmaya devam etmekte. Evrensel bir gerçek olsa da ölüm, böyle bir gerçek karşısında herkes kendisini hazır hissedip boyun eğmez heleki savaşla ve intikam duygusuyla olanına olanak vermez. Filmin başında iki karakter üzerinden aslında acının ortak diline değiniyor yönetmen. Alman bir asker ve İtalya’nın bir köyünde savaş psikolojisiyle büyümüş bir kız. Aynı dili bilmemelerine rağmen acıyı birbirlerine tarif etmeleri ve acıdan bir dil oluşturmaları belki de yönetmenin, hepimiz kardeşiz mesajıdır. Kızın, çaresizliği ve ailesine ulaşma çabası, askerin ona işaretlerle de olsa bölgeden uzak durması gerektiğini söylemesi. Acıya ve savaşa tepkilerin, otomatik ve psikolojik ifade şekillerini birebir işliyor duygu zeminine. Savaş ve ölüm karşısında tepkiyi herkes, hayata karşı kendi tavrına göre gösteriyor. Asker, cebinden çıkardığı ailesinin fotoğraflarını kıza işaret diliyle anlatıyor geride bir aile bıraktığını ve bu savaşa mecbur bırakıldığını anlatıyor. Yönetmen iki karakterde acıyı birleştirmiş, geride kalanları birleştirmiş. Düşman olan ve savaş halinde olan bu ikilinin ortak dili acı.

 

 İkinci bölümde yine bir çocuk üzerinden giden yönetmen, savaşın getirdiği açlık ve yoksulluğa değiniyor. Savaşın ve getirdiği ölümlerin bir müsibet olduğunu, toplumun özellikle çocukların nasıl etkilendiğini, kültür ve ekonomik yoksunluğun hiç kaldığı bir müsibet. Anne babasını savaşta kaybeden bir çocuğun sokaklarda hırsızlık yaparak hayatını idame ettirmesi ve ona iyilik yapan siyahi bir askerin botunu çalmasıyla ana fikre ulaşırız yine. Çocuktan, Botlarını geri getirmesini isteyen asker onu yaşadığı sokağa kadar götürür. Filmin en vurgulayıcı sahnelerinden biridir; asker, çocuğu götürürken üşümemesi için ceketini verir. Üşütmemesi gerektiğini söyler. Sevginin ortak dil olduğu bu sahne filmin bütünü dışında şaheser niteliğinde. Savaşların ve getirdiği sonuçların nesilden nesile nisbi olarak değiştiğini gördüğümüz bir çağdayız. Filmin devamında; asker, çocuğun yaşadığı sokağa gider. “Anneni, babanı çağır bana ve botlarımı getir dediğinde; çocuk, “Annem-babam öldü. Savaşta öldü “ der. Çocuğun, dilini bilmeyen asker onun el hareketleri ve çıkardığı seslerle şehrin bombalanması sonucu anne babasının öldüğünü anlar. Acının, sevginin ortak dilini farklı ırklarda birleştiren yönetmen, savaşın ve ölümün anlamının çocuklar için ve savaşın içinde bulunan askerler için; bir kültürden diğerine, devirden devire nasıl geldiğini ve geleneksel kültürlerin ölümü bir son olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı olarak gördüğünü, sevgi ve ortak paydada buluşmanın gücünü aynı acının yasını tutmayı gösteriyor.

 

Rosselini; sevgi, din, ırk bütün bunları savaş ve sonuçlarının sarmalında harmanlamış. Her karakterde ayrı bir duyguya yer veren yönetmen barışın ve sevginin gücünü ön plana çıkarmış. İnancı ne olursa olsun, ırkı ne olursa olsun savaşın sonuçlarının birleştirici gücüne değinmiş. Acının ortak dilini yas tutan bir toplum üzerinden ve karakterler üzerinden veren Rosselini dönemin belki de en cüretkar filmini çekmiş bu anlamda. Savaş sonrası psikolojik dayanakların sadece sevgi ve ayırt etmeden birbirine sevgi ve teselliyle barışa gitmek olduğunu anlatmış. Fiziki ya da ahlaki bir kayıp değil de tarihi bir intikam ve toprak bütünlüğü aldı altında yapılan kan savaşlarının gereksizliğine değiniyor.

 
Filmin diğer bölümünde; din ve kardeşlik üzerinden giden rosselini, kominist düşüncelere sahip askeri bir papaz, din adamları üzerinden gider. rosselini, dini ve siyaseti sadece kardeşlik meajı vermek üzerine işlemiş. bir kilise papazı ve askeri papazını karşı karşıya getiriyor.
kilisede; din adamlarından birinin yahudi çıkması ve birinin protestan çıkması, askeri papazı ve pederi karşı karşıya getirir. din adamları sorarlar: 'nasıl güveniyosunuz, dini inançlarından nasıl emin olabilirsiniz, hiç sorguladınız mu bunu' papaz, bunu asla sorgulamadığını ve ilgilenmediğini sadece  çok iyi insanlar olduklarını idafe eder. Onlar bizim kardeşlerimiz diyen papaz, askeri kimliği ve dini görüşlerinin birine sevgiyle bağlanmasına engel olmadığını ifade eder bir nevi.
rosselini; din, siyaset ve sevgiyi o kadar güzel harmanlayıp serimlemiş ki, aslında komisint olan bir adamı, bir protestan, yahudi ve hristiyan din adamlarını ortak noktada sevgide bağlamış. Dünyada insanları bağlayan tek şeyin sevgi olduğunu; dili, dini, ırkı ne olursa olsun ortak paydada buluşulabileceğini anlatmış.

Üçlemenin son filmi:Germania Anno Zero-1948 Rosselini, üçlemenin son filminde savaş psikolojisinin en çok çocukları etkilediğini vurguluyor ve kadercilik üzerinden ilerliyor. Savaşın acımasızlığı ve ardında bıraktıklarına değinen Rosselini, Edmund karakteri üzerinden veriyor mesajını. Çocuk işçi olarak çalışan ve savaş tanklarından düşen kömürleri toplayıp evine götüren Edmund, kardeşlerine ve hasta babasına bakmaktadır. Savaşı her daldan ele alan ve taraflar üzerinden ilerleyen Rosselini, Alman askerlerinin pişmanlığına ve verdikleri mücadelenin sadece sivil halka zarar verdiğine değinmiş baba karakteri üzerinden. Öyleki; bir sahnede emekli bir Alman subayı olan baba, savaşların gereksizliğine, açlık, ölüm ve yoksulluk getirdiğine değinir. İyi bir subay olduğuna ama sonuç olarak açlık ve sefaletle mücadele ettiğini vurgular çocuklarına. Edmund, savaştan sonra fakirlik ve açlıkla mücadele eden bu şehirde hem kendine hem kardeşlerine bakmak için gizli gizli çalışmaya gider.
 
Aldığı bu sorumluluk onun ve çevresindeki insanların savaş sonrası ayakta kalma çabalarını ruhumuza işliyor. Bir acıtasyon zemininden ilerlemeyen Rossellini, insanın hayatta kalma çabasının asla bitmeyeceğini vurmuş yüzümüze. Çaresizlikle ne yapacağını düşünen Edmund, eski bir öğretmenine rastlar. Yardım istediği öğretmeni, Nazi yanlısıdır ve pedefofilidir. Zayıf ve hastalıklı insanların ölmesi gerektiğini savunan faşist öğretmen, Edmund’a babasını öldürmesi gerektiğini söyler. Çaresizlikle ne yapacağını bilemeyen Edmund, eve gider ve yemek masasına oturur. Yemekte yine patates olmasından yakınan ve çay yok mu diye soran babasına, içine zehir koyarak bir bardak çay verir Edmund. Babanın ölümü ve kızkardeşin ağıtları ortak bir acının ağıdı olur. Rossalini, yoksulluğun dilini ifade etmiş adeta sahnede. Ölen babanın kıyafetlerinin paylaşılmaya çalışılması ve tabut alamayız çok para diyerek terasa terkedilmesi Edmund’a karamsarlık getirir. Savaşların bitmeyeceğini ve bu yoksulluğun son bulamayacağını düşünen Edmund kendisini bir duvardan atarak yaşamına son verir. 12 yaşında bir çocuk üzerinden bize acının her halini aktaran Rosselini, savaşın en çok çocukları etkilediğini ve geleceğin taşlarını yok ettiğini ifa ediyor. Belki de kollektif bir kadercilik üzerinden ilerlemek istemiş yönetmen. Ölüm fikri en çok çocukların zihinlerini meşgul eder. Çocuk ve ölüm bağlantısı duygusal bir tepki olarak, bir yakınının ölümünde yeşerir.


Filmin son sahnesinde İtalyan askerlerinin ateş açarken Alman bir çocuğa rastlamaları ve ateşi kesmeleri yine insanın sevgi dogmatiğini vurgular. Yıkılmış bir ev, ölmüş anne-baba ve ağlayan küçük bir kız çocuğu. Savaşın bütün psikolojisini bu üç filmde önümüze serimleyen Rosselini, psikolojik sebepleriyle beraber aynı dünyada yaşamanın sevgiyle bağlanmanın mümkün olduğunu- olmadığını, acının dilinin ortak olduğunu, yapılan savaşların ortak bir yasa sebep olduğunu ve sonucunda en çok sivil halkın etkilendiğini ve çocukların kayıp gittiğini anlatmış. Ölüm korkusunun en tipik tezahürlerini, ölüme en çok yaklaşmış insanlarla müşahade etme imkanı vardır.



Bütün dünyada hala devam eden bu kan dökme eylemi sebebi her ne olursa olsun bir son bulması toplumun tek arzusu. Sevginin ve barışın gücünü birleştirmek yerine, kendi ideolojik çıkarları uğruna bu kanlı mücadeleleri başlatan devlet ve yönetimler kendi geleceğini tüketmekte. Hayatın sürekliliği, algısı; narsisik, özelikle şuurdışı bir savaştan daha ön planda olmalıdır. Barış içinde yaşamak evrensel bir gerçek olmadığı sürece, devletlerin bu ideolojik çıkarlarının sonuçları yine insan kadavraları olacaktır. Bu psikolojik bir gerçektir. Devletlerin bu kollektif düzeyde ürettikleri bahaneler sadece sivil halkı ve çocukları öldürüyor. Başka bir ideolojiyi yok etme çabası kendi halkının içine ölüm getiriyor. Maddi, biyolojik, sosyal ölümsüzlük anca sevgi ve barışla sağlanır.

28 Eylül 2019 Cumartesi

Bağımsız Sinema ve Au Hasard Balthazar(Rastgele Balthazar) filmi üzerine

Sinema ve sanat üzerine oluşturulan pazar ve tüketici toplumu; Entelektüel bir kesim demeyelim daha çok sanatın inceliklerine önem veren ve kendi bireysel görüş alanına katkı sağlamasından yana olan bir kesim. Büyük garantili kazançların güvenilir sağlayıcılarına çok hitap etmeyen sanat filmleri özellikle 1940’larda ayrı bir pazar sağladı kendine. Bağımsız sinemada bir köleleştirme sistemini değil, köleleştiren sistemin karşısına koyabileceğimiz düşünce minvali mevcutlaştırdı. Bağımsız yapımların en alt noktasını oluşturan sıradan olma ve toplumun en alt ama eğitimli kesimine hitap etme çabası, bugün ayağımıza kadar her şeyi teknoloji yardımıyla getiren büyük bütçeli filmlerin, sinema salonlarında imhasına şahit olduğumuz yapımlardan çok farklı bir arşivde yer aldılar. Kent salonlarının çok azında gösterime giren bu filmlerin izleyicisi de bir o kadar azdır. Konu bakımından sistem karşıtı, insanların köleleştirilmesi en çokta kadınların köleleştirilmesini hedef almış yapımlar mevcuttur. Şirket politikasından uzak, sinema endüstrisinden bağımsız, konu ve dolayısıyla seyirci istismarı yapmayan bu filmler; tamamen dünyada olup bitenlerin sinematografik politikası kıvamındadır. Yapılan filmlerin yararlığından çok maddi getirisine bakılan bu dönemde ve ulaştığı kitle bakımından pazar değerini kaybetmeye başlaması sanat filmlerine yönelimi arttırmaya başladı. Alt düzey bağımsız sinemanın 1940’lardaki yolu, varoluşlarının hassas bir şekilde, risk almış büyük bütçeli film pazarında seyirci ve gişe eritiminden geçip, günümüze daha anlamdırılmaya ve konusu bakımından kitle zeminine dokunan bir başarıya ulaşmıştır. Şirket politikasının dışına çıkan bu filmler; yönetmenin belirli bir kitlenin bakış açısına odaklanıp, sanatsal kimliğe ve toplumun bireysel kimliklerine odaklanmıştır. Varlığa, var olma çabasına, insanın kendi varlığına ulaşma çabasına, belirli zamanlarda eşyalara, hayvanlara belirli bir duygu misyonu yükleyen yönetmenler amacına yıllar sonra ulaşıyor. teknolojisinin imkanlarını günümüzde fazlasıyla kullanan yapımcı ve yönetmenler; üretimde sıkıntılarını, bütçe yüksekliği ve görsel şölenlerle salonlara taşımakta. Reklam ve son teknoloji ürünleriyle haşır neşir olan yapımcı ve yönetmenler sinema endüstrisindeki yerini sağlamlaştırdı.

 Bağımsız sinemanın durgun yönetmeni; Kant’nın Transcendental düşünce kuvamını fimlerine yansıtmaya çalışan ve sürekli olarak görünmeyenle bağlantı kurmaya çalışan ve filmlerinde bir tekrarın söz konusu olmadığı Bresson’un yine estetik bir zemine başarılı bir şekilde yaydığı fimi; Au Hasard Balthazar(Rastgele Balthazar)
Kadraj dışına bırakılan diyaloglar, kayboluş ve yitip giden hayatlar üzerine imgeler ve perde-ekran- sesler üzerinde arayış içinde geçen bir hikaye. Aynı zamanda, Bresson minimalizm anlayışı ve karakter üzerinden anlatısı psikolojik bir labirente sokuyor filmi. Film eleştirmeni Andras Balint Kovacs; Bresson tarzını anlatırken üç farklı özelliğini anlatır. İlki kadraj dışı yoğun kullanımı, ikincisi üst seviyede azaltılmış anlatı yapısı ve üçüncüsü de üst düzeyde sakin oyunculuk tarzıdır. Filmde Marie ve bir eşek üzerinde parelel ilerleyen Bresson; kırdan şehire gelen Balthazar ve Marie’nin hikayesini, aile ve toplum içinde ötekileştirme psikolojisinde ortak bir paydada buluşturmuş. Toplumda; kadın ve hayvanlar üzerine olan dışlama ve ötekileştirmeyi sessiz bir dille işleyen Bresson vurgulamaları ses ve görüntü ayrımlamarıyla yapmış. Marie ve Balthazar’ın çocukluklarının huzurlu geçmesi ve büyüdükçe varlığın arayışı ve sorgulamaya geçen psikolojik yaşam savaşı verirler. Fakirlik ve kendi varlığını ispatlamaya çalışan bir baba, bir tarafta Marie’nin çocukluk aşkı jacques. Jacques’in gidişiyle hayatı daha sessiz bir hal alan Marie için savaşı burada bitmez. Balthazar’dan ayrı kalmak zorunda kalan Marie kendi içindeki sessizliği varoluşsal bir boşluğa bırakır. Babasının gururu karşısında hep savunmasız kalan Marie, babasının başlattığı bu sessiz savaşın bir parçası olmaktan mutsuzdur artık. Toplumsal bir sorun üzerinden, baba karakterinin kalesini ahlak ve gurur yapmış yönetmen. Benliğinde dışlanmış bir psikolojik savaş veren babanın tek olumlaması toplumsal saygınlık kazanmaktır. Toplum tarafından fark edilmek ve fakirliğinin bir utanç olmadığını, yaşayarak ve gururunu koruyarak bu saygınlığın temel niceliğine kavuşmak.
Marie; zengin ama babasının aksine hayatı gururu ve saygıdan yana değil, para ve güçten yana kullanan bir adamın yanına sığınır. Bu karakter için varlık; kelimeler ve konuşmak değil, güç ve karşılıklı alışveriştir. Marie için varlık; merhamet ve huzurdur. Acı ve mutluluğun paylaşılmasını gerektiğini söyleyen Marie, Balthazar’ın da yeni sahibiyle huzurlu bir hayat sürmesini diler. Bresson’n Yaptıklarıma bir anlam yüklemeye çalışmam sadece minimalist oyunculuklarla sessizliği sunarım” sözlerini, Baldhazar üzerinden veriyor. Marie’nin erkek arkadaşı Gerard, bir sahnede Baldhazar’ın kuyruğunu yakmaya çalışır fakat yaklaşan bir arabayı görünce vazgeçer. Bunu daha sonra kimsenin olmadığı bir ortamda gerçekleştirir. Bresson’un Tanrı’nın varlığına dair bu sessiz göndermesi; Yaptıklarınızı kimse görmese bile Tanrı görür. Marie ve Balthazar’ın, gördükleri işkenceler karşısında bu kadar sessiz kalmaları ve sonuç olarak yine aynı acılara çıkmaları Bresson’un insanlığa ve Tanrı’ya ince bir göndermesi adeta.
Anlatılanın belirlenim kazanamadığı sahnelerde, sessizlik-görüntü geçişleriyle, kendiliğinden anlaşırlılığa sürükleyen yöntemiyle Bresson; Kant’ın deyimiyle “Sıradan aklın örtük yargıları” formülasyonunu kullanmış. Her soru sorma bir arayıştır. Her arayış, aranılanlardan önce kendi öncel kılavuzuna sahiptir. Soru sormak, varolanı nedenliği ve şöyleliği içinde bilmek için arayışta bulunmaktır. Bresson varlığın manasını sessiz ve derinden işlediği filmde; Balthazar’ın sıradan bir eşek olmadığını bize, sarhoş olan sahibini eve götürürken anlatır. Derdini anlatamayan, gördüğü eziyetler karşısında sessiz kalan ve gittiği her yerde aynı acılara maruz kalan Balthazar’ın sonunun yine kırlarda bitmesi, Bresson’un bir nevi kendi varlığına göndermesidir. Marie karakteri üzerinden ahlak felsefesine değinen Bresson; Marie’nin yanında kaldığı zengin adamla olan sahneleri kapalı perde vermiş bize. Seyirci anlayış sezgilerine bırakılan sahnelerde cinsel bir birleşim oldu mu, olmadı mı sorguluyoruz. Marie’nin son sahnede erkek arkadaşına ağlayıp, sana her şeyi anlattıktan sonra yine beni sevecek misin, benimle evlenmek isteyecek misin demesi bir nevi anlaşılır kılıyor. Marie ve Balthazar’ın, başladıkları yere dönmeleri ve ne yaparlarsa yapsınlar aynı acılardan geçmeleri psikolojik bir zeminden, varoluş ve Tanrı’nın varlığına kadar anlaşılırlık yetisi bırakmış. Her zaman doğru olan bir yoruma tabi tutma eğilimimiz olsa da anlaşılırlık niceliğinin içine düşüyoruz. Dünya dahilinde bütün varolanlar, ahlak-acı-yaşam-kendi varlığının niceliğinin hareket noktası olarak yaşamaya devam etmeyi seçer. Daha güzel bir dünyayı kendi varlığımızın bakış içine taşıyamadığımız için, karşılaşılan her şeyi kabullenmek özümsüzlüğü gösteriyoruz. Bir başkalarının çektiği acıya kayıtsız kalmamız belki de bu yüzden. İnsan kendi kabullenişine dünyanın acısını sığdırıyor.

27 Eylül 2019 Cuma

The Fountaınhead(Hayatın Kaynağı)1949- filmi üzerine

Varlığın temel kategorilerinden biri olan kalite, yetkinliği ve üstünlüğüyle insan hayatında ki yerini almıştır. Yaşamı kaliteli bir hale getirmenin ilk adımı; insanın kendi fikirlerine ve ideallerine sahip olmasıdır. Tanrı ve insan arasında ince çizgilerle belirlenmiş kuralların dünyaya çizimi fikirlerle yapılmıştır. Kaliteli yaşam koşulları ve kalitenin hayatımızı etkileme yöntemleri üzerine bir çok düşünür kendi ütopyasını yansıtan fikirlerini yazmışlardır. “Sorgulanmamış yaşam, yaşamaya değmez” diyen Sokrates başta olmak üzere, kendi çağına karşı çıkan felsefesiyle ünlü Nietzsche; insanın kendi hayatının kalitesini belirlemesinden yanadır zira Tanrı’nın öldüğüne inanır. Konfüçyüs öğretisi şöyle der; “Çürük bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir” Buda felsefesi; Herhangi bir şey öyle duyduğunuz için öyle olmak zorunda değil, duyduğunuz şeylere ne kadar çok kişi inanıyor olursa olsun, koru koruna inanmayın” der. Aristoteles öğretisi; “Aynı fikirler bu dünyada bir değil, iki değil sayısız defa boy gösterirler dolayısıyla bir çok kişinin yaşamı, isteklerini doyurma yollarını aramakla geçer” der. Helenistik felsefenin önemli düşünürlerinden Epikuros’a göre; hayattan haz almanın sırrı Tanrı’dan korkmamak ve yarattıklarından korkmamaktır. “Tanrı bir köşede seyircidir” Tanrı figüründen ve kaidelerinden uzak insan hayatında mutluluğun yolunu bulmuştur Epikuros’a göre. Seneka felsefesine göre; insan hayatı şiir, tiyatro ve duygusallık üzerinedir. Senaka için insanın başlıca davranış ilkesi istençtir, ancak insanın bir de duygu yanı vardır, onu da istencin ışığında görmek gerekir. Rönesans felsefesinin önemli düşünürlerinden Montaigne’ye göre; insan hayatında cinselliği sorgulayarak başlar. Montaigne’nin Hümaizm kavramını insan saygınlığını ifade etmek için kullanır. Tanrı merkezli anlayışın terk edilerek, insan merkezli bir anlayışın hakim olması anlamında kullanılır. İnsanlığın temel inceleme konusunun evrenin yapısı ve işleyişinden ziyade, insan olması gerektiği görüşünü benimsemiştir. Dercartes’in Rasyoneliziminden ve Humeun empirizminden esinlenerek Transsendental epistemolojik idealizm kuvamını geliştiren Kant, yükselen bilim felsefesi dışında insan yaşamında ahlak ve özgürlüğe değinmiştir. Kant’a göre; evrensel ahlak yasası mümkündür ve her insan kendi ahlakını kendisi belirler. Her insanın yasası kendi içinde olmaktır bununla birlikte özgürlük ortaya çıkar. Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirilen Goethe; insan hayatında şiir ve edebiyata önem vermiştir ve dolayısıyla insanın kendi fikirlerine. Bütün kültürsüz insanların ilgisi malzemeye yöneliktir işleme tarzına değil. Hakiki sanatta anlatımın, insan hayatında didaktik bir amacı olamaz. Ekoloji felsefesinin kurucu isimlerinden olan Hans Jonas; insan yaşamında sınıfsız toplum idealini, üretim araçlarının gelişmesiyle varılacak bir nokta ve üretim araçlarının gelişmesinde barbarca bir sanayileşme olarak kabul eder. İnsan yaşamında Kapitalizmin yıkıcılığını Marx’ın bütün kuramlarında görebiliriz. Bu kuramların sertliği insan yaşamında vurgunun da sertliğini belirler. Marx Kapitalizm üzerine pozitif görüşlerin, bugün varolan üretim güçlerini sabitleştirme fikriyle dalga geçer ve yok olacağını ileri sürer. Kapitalist ekonomiye eleştirici, doğa karşısında ki yıkıcılığına da eleştiri boyutu taşır. Bütün bu düşünürlerin kuvamlarını harmanlayıp, fikir minerali yaparak, Ayn Rand’ın 1943 yılında kaleme aldığı, Hayatın Kaynağı kitabından uyarlama bir film ele alacağım. Dünya sinemasında, izlenmesi gereken 15 felsefi yapım arasında gösterilen film; Kapitalizmin sınırlarını zorlamış ve sanatı filozof bir şahsiyet muhatabıyla serimlemiş.
The Fountaınhead(Yaşamın Kaynağı) 1949-King Vidor. Ayn Rand felsefesi filmde beş ana karakter üzerinden veriliyor. Howard Roark, Rand’in idealist kişiliğini temsil eder. Sadece kendi fikirlerine ve ideallerine bağlı bir mimardır. İdealleri uğruna ve kendi çizimleri üzerinde değişiklik yapılmasını reddettiği için okuldan atılır. Hayranlık duyduğu Henry Cameron’un yanına gidip çalışmak ister fakat Henry; bu idealist, kollektif beyin düşüncesinden uzak mimara, ideallerinden vazgeçmesini bunun hiç bir getirisinin olmadığını ifade eder. “Geçmişle yaşama ve ben ölünce bütün çizimlerimi, geçmişimi yak” der.Yönetmen Henry karakteriyle goethe’nin söylediği: “Kim geri dönüpte geçmişine şöyle bir bakma cesareti gösterse arkada pişmanlık duyacağı ve bir yere kadar alt üst olmuş bir yaşam görecektir. Çünkü istediği ve yaptığı şey çoğu kez yanlış; dileği ve özlemi ise kusurludur” sözlerini bütünleştirir.
Üretip, kendi yaşam standartlarımızı kendi yaşam üslubumuzu kendimiz belirleriz. Kollektif bir düşünce sistemi yoktur. Ortak bir düşüncede buluşma vardır. Buna kapitalizm müdahale ederek kışkırtma politikası uygular. İnsanın kendi çıkarlarını gözetirken aynı anda toplum çıkarlarını gözetebilir mi? karekter üzerinden anlatırken açık bir kapı olarak bırakmış yönetmen. Sürekli savaş halindedir insan kendisiyle, bilgiyle, öğrenmekle ama aynı zamanda bütün bunları aşabilmek için hayatın kendisiyle uzlaşmak durumundadır.
Bir diğer karakter Peter keating; okulu birincilikle bitirmiş olan bir mimardır ve Howard’ın arkadaşıdır. Howard kadar başarılı olamayan Peter, Guy Francon tarafından idare edilen mimarlık firması Francon-Heyer’de çalışmaktadır. Yeteneksiz olan Peter’in çalışmaları toplumsal bir övgüsellikle yüceltilir. Howard; toplumun istediği şekilde kendi ideallerini değiştirmeyi kabul etmediği için, bir granit taş ocağında çalışmaya başlar. Toplumdan kaçmış tamamen kendi dünyasına çekilmiş olan Dominique’yle karşılaşır. Güzelliği, iyiliği ve doğruluğu çok zıt tabanlarda işlemiş yönetmen Dominique karakterinde. Horatius’un; “Düşünme cesaretini göster, gir bu yola çekinmeden; iyi yaşamayı sonraya bırakan, yolunda bir ırmağa rastlayıpta akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer. Oysa ırmak akıp gidecektir hiç durmadan.” Sözlerinin misyonunu Dominique karakterine yüklemiş. Toplum değerleri, kendi varlığına olan sorgulamaları ve kaçtığı yerden çok uzakta bu taş ocağında karşılaştığı Howard’a aşık olur. Karşılıklı olan bu hisleri iki tarafta cesaret edip dile getirmez. Howard bir gece Dominique tecavüz eder ve taş ocağından ayrılır.
Filmin devamında; Dominique, Peter Keating ile evlenir. Şehirde Howard’ın yaptığı ünlü bir bina için karalama kampanyası başlatılmıştır Mimari eleştirmeni ve sosyalist olan Elssworth Toohey; “Toplumu kışkırtarak başlayacağız, yükselen binalar, zenginler ve varoş fakir halk. Zengini suçlayarak başlayacağız, zengini suçlaman her zaman güvenlidir.” Karalama kampanyasını anlatan Elssworth; “üç bölümden oluşacak, Kötü sanatla ilgili entelektüel bir bölüm-yıkılan kirişlerle ilgili ürpertici bir bölüm-fakirlerle ilgili acıklı bir bölüm. İstisnasız herkesi kışkırtacağız. Kim savunmak ister ki altı üstü bir bina.” Yönetmen Elssworth karakterine; Shopenhauer’in “İnsan istediğini yapabilir ama istediğini isteyemez” sözlerini misyonlamış. Var olan her şeyde etkin olan yaşam, ne kapsamı içinde ne de belirdiği tarz ve biçimlerde bir kerede toptan kavranabilir. Programlı ve zamanlı bir biçimde insanın hayatının pazarlığı ve ideallerin pazarlığı bilinçsiz bir toplumla çok kolay yapılabilir.
Devamında Dominique; Başarılı fakat yayın ahlakını tamamen toplumun isteğine göre yürüten bir gazetenin sahibi olan Gail Wynand ile tanışır. Gail, Dominique aşık olur ve Peter Keating’den onu bir nevi satın alır ve boşanmalarını sağlar. Gail Wynand Dominique ile evlenir ve şehir dışında inşa ettireceği eşsiz bir mimari için Roark’ı seçer. Roark’ın Dominique ile olan geçmişinden habersiz olan Gail, Roark’la arkadaşlığını ilerletir.
Mimari konusunda başarıyı bir türlü yakalayamayan Peter Keating, halk evi projesi olan Cotlant Evlerinim çizimi için Roark’tan yardım ister. Roark bunu tek bir şartla kabul eder: çizim üzerinde asla değişiklik yapılmayacaktır. Gail ailesiyle çıktığı yat tatilinden dönen Doark projesi üzerinde değişiklik yapıldığını görünce deliye döner ve Dominique’nin yardımıyla binayı havaya uçurur ve teslim olur. Bu olayla beraber yükselmek için eline iyi bir fırsat geçen Toohey kışkırtma eylemlerine devam eder. “İnsanların yaşanmasına, sadece başkalarına hizmet etmesi koşuluyla izin verilebilir. Toplumun ihtiyaçlarının tatmininde kullanılan bir araçtan fazlası olmamalı. Fedakarlık çağımızın kanunudur. Gücün ne olduğunu sanıyorsun; kuvvet, silahlar, para. Ruhlarını ele geçirmeden insanları kölelere çeviremezsin. Kendi başlarına düşünme ve hareket etme yetilerini öldürmelisin. Birbirilerine bağlayıp birleşmeyi, anlaşmayı, itaat etmeyi öğretmelisin. Böylece boyunlarına tasmayı takabilirsin. Neden mükemmelliği eleştirip senin gibi bir vasatlıkları övdüğümü sanıyorsunuz? Mükemmel insanlara hükmedilemez, eğer bir insanın kişisel değer duygularını öldürürsen, itaat edecektir. “ Burada bizim ülkemize dönelim; Bireysel görüşleri yok etmede, mükemmelliği kişisel değerlerden başlayarak yok eden diktatör üsluplu bir devletimiz mevcut. Kapitalizm bir tüccar topluluğudur. Savaş alanlarında ticaret gelişmez. Bizim ülkemizde savaşlara karşı çıkmaktan önce devletçiliğe karşı çıkılmalıdır. İnsanlar devletçilik için ve devletçiliği destekleyen bireyler için kurban oldukları sürece ve Kabile inancını muhafaza ettikleri müddetçe barışı sağlamaları imkansız. Kendisini yetiştiremeyen bireylerin oluşturduğu toplum, kültür ve eser mirasçılığından ziyade diktatörlük mirasçılığına övünmekte. Çağdaş varoluşun karmaşıklığında öğrenim almış fakat eğitilmemiş, becerileri olan fakat kültürü yetersiz kalmış kişiler toplum için tehlikenin ta kendisidir. Yaşam kalitesinin ve mükemmelliğin mevcudiyeti ancak ve ancak eğitimle olur .
Filme devam edelim: Roark’ı savunan bir başka kişi de Gail olur. İlk defa prensiplerini sorgulayan Gail’e “popüler olmayan bir mesele, herkes için tehlikeli bir iştir, intihardır” diyenlere, Gail; bir kez olsun inandığım şeyler için savaşacağım. Hayatımda ilk defa herkese karşı tek başıma duracağım. Bir insan özgürlüğünü, haklarını, bütünlüğünü, görüşlerini, düşünce hürriyetini feda edebilir mi? Bunlar bir insanın en yüce varlığıdır. Peki ne için feda etmeli? kimin için? Asıl feda edilmesi gereken özdür. Bir insanın özü, onun ruhudur. Bir insanda asıl saygı duymamız gereken şey o feda etmediği özüdür. Peki bunu nerede bulabiliriz? tabiki Howard Roark gibi bir adamda.” der. Filmin son sahnesinde Roark; kendi özünü ve insanların bencilliğini vurgular. “Kamuya hizmet etmeyen birinin yaşamaya hakkı var mıdır? diyen iddia makamına, Roark cevap verir: “Binlerce yıl önce birisi ateş yakmayı keşfetti. Herhalde insan kardeşlerine ateş yakmayı öğretti diye, o ateşte yakmışlardır onu. Ama adam onlara akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, karanlığı yeryüzünden kaldırmış. Yüzyıllar boyu ortaya çıkan bazı adamlar, yepyeni yollara doğru bazı adımlar atmışlar, bunu yaparken de vizyonlarından başka silaha sahip olmamışlardır. Büyük yaratıcılar, düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler, kendi çağlarının insanlarına karşı tek başlarına durmuşlardır. Her yeni gelen düşünceye karşı gelinmiş, her yeni icad kınanmış ama emanet vizyonlara sahip olmayanlar yollarına devam etmişlerdir. Mücadele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir ama kazanmışlardır. Hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet düşüncesiyle harekete geçmemiştir çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediyeyi reddetmişlerdir. Tek gerçeği kendi amacı olmuştur. Kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur. Diğerleri ona katılsa da, katılmasa da bütünlüğünü kendine yegâne sancak edinerek yoluna devam etmiştir. İnsan ancak kendi zihniyle var olabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı kendi beynidir ama zihin bireyin sahip olduğu bir şeydir. Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Düşünebilen insan, kendi kararlarına göre hareket edebilmelidir. Mantık yürütebilen zihin, herhangi bir zorlama altında çalışamaz. Başkalarının ihtiyaç, amaç ve düşüncelerine boyun eğmez. Feda edilebilecek bir nesne değildir. Yaratıcı kendi düşünceleri üzerinde yükselir, asalak ise başkalarının düşüncelerini takip eder. Yaratıcı düşünür, asalak kopyalar. Yaratıcı üretir, asalak yağmalar. Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir, asalağın derdi ise insanları fethetmektir. Yaratıcının bağımsızlığa ihtiyacı vardır, ne hizmet eder ne de hükmeder. İnsanlarla hür iradesiyle ve gönüllü tercihiyle mücadele eder, asalak ise güç arar. Tüm insanları ortak harekette ve ortak kölelikte birleştirmek ister. İnsanın, diğerlerinin düşündüğü gibi düşünen, hareket ettikleri gibi hareket eden, benliği olmadan yaşayan, kendinden başka herkesin ihtiyaçlarına koşan, hizmet eden i, başkalarının kullanımı için bir ihtiyaç olduğunu iddia eder.” diyerek savunmasını yapan Roark suçsuz bulunur ve serbes kalır. Film; konusu, edebi yanı ve felsefi ağırlığıyla kapitalist kesime kesinlikle darbe niteliğindedir. Kapitalizmin ve sömürgeciliğin devam ettiği ülkeler açıklamalı bir cevap niceliği taşıyor. İnsanların önce zihnilerini ve benliklerini köleleştiren devlet ve sistemleri, kapitalizmin hayatımıza akışını böylelikle sağlıyor. Goethe’nin “Hayatın biçim kazansın, düşüncen hayat, canlandırıcı gücün hep üretici gücün olsun” sözünü filmin genel bireysel düşünce zeminine oturtabiliriz.
Üretme özgürlüğünün oldukça kısıtlandığı ülkemizde kitap mutlaka okunmalı ve bu film izlenmeli. Fimde bahsedildiği gibi; Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakıldı. Edison ampulü icat ederken, karısı tarafından toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen, anti-sosyal bir kişi olmakla suçlandı. Galileo 'dünya dönüyor' dediği için bizciler tarafından işkencelere uğradı. Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bu büyük güç, her çağda saldırıya uğradı. Kalabalıklar, yaratıcı bireye saldırırken ellerindeki silahı hep iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunları ile doldurdular. Ve hep yaratılan değerleri bölüşmek ve paylaşmak istediler. Mesela televizyon seyrettiler, fakat televizyonu icat eden adamın adını hiç öğrenmediler. Otomobile bindiler ama Ford'un servetinden şikayet ettiler. İnterneti kullandılar ama Bill Gates'i çok para kazanmakla suçladılar. Tükettiğimiz her türlü zenginliği, paranın bir oyunu olarak ele almayı tercih ettiler. Sistem, kapitalizm, tüketim toplumu gibi adlar takıp eleştirdiler. Türkiye’de eğer The Fountainhead (Hayatın Kaynağı) iyi okunmuş ve anlaşılmış olsaydı; hiçbir devlet gücü ve diktatörlük bu kadar içimize sızmazdı. Türkiye, siyasal İslamcıların cenneti olmak yerine,eğitimli,kültürlü insanların ülkesi olurdu.

25 Eylül 2019 Çarşamba

Just Cause(Gizli Gerçek) ve The Life Of David Gale(Ölümle Yaşam Arasında) filmleri üzerine

Devletler; içinde yönetimler, içinde otoriteler, içinde yasalar, yasaların dişlerine takılan insanlar. Devletlerin muazzam gücünü, hukukun kurallarıyla insanların içine sızdırdığı dayatma. Problemleri çözücü idare gibi gözüken hukuki mekanizmalar ne yazık ki yanlış bir işleyişle insan hayatı alabiliyor. Kanun koyucu devletlerin yönetim şekli; Monarşi, Oligarşi, Demokrasi, Otoriter Yönetim, Teokrasi ne olursa olsun insan hayatına dokunulmazlığın üstünden geçmiştir. Yasaları uygulamada zoraki bir güce sahip olan yönetimler, çoğu zaman belirli bir otorite sağlamak için; suç ve suçlu potansiyelini aza indirmek amaçlı ölümle sonuçlanan cezalar getirmişlerdir. Hukukun teknik sınırları içinde hala devam eden devletler mevcut, en az talep eden devletler kadar. Hukukun bu kadar insan hayatının içinde olması ve insan hayatına bu kadar kasıtlı algoritmalar sunması hala demokrasinin geçerli olduğu Devletlerde tartışma konusu. İnançlar üzerinden bakıldığında; devlet ve yasalarında ölümle sonuçlanan cezalara ilk olarak orta çağda Hristiyanlık karşı gelmiştir. Bu düşünce karşıtı görüşlerini ortaya koyan ilk düşünürlerden birisi Tomas Morüs’tür. Ölüm cezasının suçluları suç işlemekten alıkoymadığını, dolayısıyla faydasız olduğunu ileri sürmüştür. Birçok din adamı, felsefe ve bilim adamları da karşı görüşlerini; kalıplaşmış, skolastik düşünceden uzak bir şekilde ortaya koymuşlardır. Ölüm cezasının Kanuni bir hükmünün bulunmadığını sadece vücudun ortadan kaldırılmak kolaylığı olduğunu savunmuşlardır. Ölüm cezası karşıtlığıyla bütün asırlara fikir olan Cesare Beccaria “Suçlar ve Cezalar Hakkında” eseriyle bunu daha da güçlendirmiştir. “İnsanlara, kendileri gibi olanları öldürme cüretini veren nasıl bir hukuktur?” Sözleriyle düzenin kalıplaşmış ve Demir’den olan yargılarına epey radikal bir çıkış yapmıştır. Fransa, İngiltere ve Amerika’da, Beccaria fikirlerini benimseyen ve destekleyen filozoflar olmuştur yine. Ölüm cezasına karşı devrimsel nitelikte çalışmalar yapan Beccaria düşüncesinin Fransız ihtilali söz konusu olmasa bütün Avrupa devletlerinde ölüm cezasının ilga edilmesi mümkün olabilirdi. İhtilalden sonra uzun bir süre felsefe, hukuk ve yönetimde epey ilga etme mevzusu etkisini sürdürmüştür. Ölüm cezasının ilgası taraftarlarından, “Ölüm Cezası İlgası Meselesi” müsabakasına 31 eser sunulmuştur ve bu eserlerden Paris kraliyet mahkemesi avukatlarından Ch. Lucas’ın eseri birincilik kazanmıştır. Lucas’ın eserinde; hala bugün ölüm cezasının devam ettiği devletlerde ve talep eden devletlerde ilga meselesini savunanlara öncülük edenlere, öncülük eden sözleri; “cinayetlerin önlenmesi için en iyi çarenin, maddî refahın artıp yayılması ve kültür seviyesinin yükselmesi, en tesirli ceza sisteminin ise, en şiddetli cezaları ihtiva eden ceza sisteminin değil, mutedil ve fakat her suç işleyenin mutlaka ceza göreceğini telkin edebilen ceza sisteminin olduğu neticesine varmakta ve bu iki husus için de, yani suçların önlenmesi ve işlenmiş olan suçların müessir bir şekilde tecziye edilebilmesi için ilk yapılacak şeyin, bir infaz rejiminin tespiti ile ölüm cezasının ilga edilmesi olduğunu söylemektedir” Kanunların kuvvetlerinin dayanağının belirli bir dogmatik düzenden gelmediği gibi sonradan dini kaynaklardan beslendiğini birçok yönetimlerde görebiliriz. Suçun kaynağı, suçu işleyenin psikolojik düzeyde incelenmesi, suçun başlangıç aşamasına inilmesi bütün bunlar adaletin temini değil ne yazık ki. Ölüm cezasının caydırıcı olmadığını daha kültürel bir yapılaşmayla aşılanabileceği ve suçun zemin psikolojisine inilebileceği aşikârdır. Hukukun mevcudiyeti ölüm cezasına bağlı olmamalı. Orta çağ ve orta çağ Avrupa’sında ölüm cezasıyla sonuçlanan davalar oldukça fazla. 1744 yılında bu sonuçlar, Hümanitaire felsefesinin tesiri ile Rus imparatoriçesi Elizabeth tarafından kaldırılmış, daha sonra 1864 te 2. Katerina tarafından tekrar getirilmiştir. 1- Tarih sırasıyla, 1847 de, şimalî Amerika devletlerinden Michi- gan, 1852 ve 1853’te, yine şimalî Amerika da Rhode-Island ve Wiscou- sin, 1854 te İsviçre’nin Neuchâtel kantonu, 1859 da Toskana, 1862 de Yunanistan, 1863 te Romanya, 1864 te Venezüella, 1867 de Portekiz, 1868 de Saksonya, 1869 da İsviçre’nin Zürich kantonu, 1870 te Hollanda, 1871 de İsviçre’nin Tessitı ve Cenevre kantonları, 1872-1873 te Bale kantonu, 1874 te Soleure kantonu ve onu takiben 20 Mayıs 1874 tarihli İsviçre federal esas teşkilât kanunu, 1876 da şimali Amerika devletlerinden Maine, 1880 de CostanRica, 1889 da İtalya ve Guatemala, 1890 da Brezilya, 1892 de Nicaragua, 1894 de Honduras, 1902 de Norveç, 1921 de İsveç, 1922 de Avusturya’nın Queensland Eyaleti (61) 1930 da Danimarka, 1932 de İspanya ve 1941 de Yeni Zelanda ölüm cezasını ilga etmişlerdir. Fakat daha sonra yönetim şekilleri ve otorite odaklı idam cezası tekrar gelmiştir belirli ülkelere. Hukuken ilga edilememiş olsa da idam cezasını uygulanmayan ülkeler mevcut bugün. Devletler; içinde hukuku ve yönetim şekliyle ölüm cezalarında masum insanların hayatlarına mal olmuştur. Suçun olay örgüsüne odaklanıp, halk tarafından tepelenen kişinin masum olma ihtimali her zaman vardır. Olay sarmalında sağlıklı bir yürütme başarmak ne denli mümkün bilemeyiz.

 Buna örnek iki filmden bahsedeceğim; Just Cause (Gizli Gerçek-1995 Arne Glimcher) klasik film yapımının pek çok kuralını bozan yasalar ve vicdan arasına sıkıştırılmış sorgulamalarla ilerleyen film konusu bakımından 90’lı yılların zorlu şartlarına rağmen sinemada aynı konuda kutuplaşmanın tamamen dışına çıkmıştır. Yasalarda boşluklar ve bu boşluklardan sızan haksız yargılanmalar üzerine yapılmış arşivlik bir eser diyebiliriz. Sinema endüstrisinin tamamen dışında popüler alkış kültüründen uzak bir konu. Ana akım konu bakımından felsefi bir marjinallik taşımakla beraber yukarıda bahsettiğimiz bugün hala belirli ülkelerde devam eden ve birçok ülkenin gündeminde olan idam cezasıyla sonuçlarını ters köşe bir şekilde işlemiştir.
Saygın ve idealist bir hukuk profesörü olan Paul Armstrong özgürlükçü düşünceleriyle idam cezasına son derece karşıdır. Bir panel de idam yasası üzerine yaptığı konuşma fazlasıyla dikkat çeker. “Tüm çabalara rağmen bu adalet sistemi en az 23 masum insanın ölmesine neden olmuş ve beyazları öldüren siyahları, siyahları öldüren beyazlardan yedi misli fazla idam cezasına çarptırılmıştır.1890’ dan 1990’lara bir yüzyılda çok yol kat etmişiz” devamında profesöre sorarlar “bu katillerin kurbanlarını neden anlatmıyorsunuz biz idam cezasını toplumun intikamı olarak algılıyoruz” Bu cümleyi ele alarak kendi ülkemizi örnek gösterebiliriz son yıllarda ülkemizde meydana gelen olaylar tecavüz, kadın cinayetleri, çocuk istismarları vb. olaylarda idam cezası gündeme geliyor. Toplum bunu bir intikam projesine dönüştürebiliyor. Profesöre karşı konuşmasını devam ettiren Vali:” Bu bir anlamda göze göz dişe diş felsefesiydi” diye devam eder. Profesör itiraz eder “Hayır işkenceyi işkenceyle ölüme ölümle cevap verecek hiçbir Tanrıya ve devlete inanmam mümkün değil.” Panel sonrası yaşlı bir kadının getirdiği mektup profesörün tekrar avukatlığa dönmesine sebep olur. Bu kadın, küçük bir kıza tecavüzden yargılanan idam mahkûmunun büyükannesidir ve Paul’dan yardım ister. Yaptığı araştırmalar sonucunda mahkûmun masumiyetine inanan Paul verdiği savaşında içgüdüsel egoistliğiyle idamı engeller ve mahkûmun serbest kalmasını sağlar. Yönetmen filmin sonunda aslında başta verdiği mesajı tekrarlamıştır. Seyirciye doyurucu bir son vermek yerine tamamen ters köşe bir finalle asıl vermek istediği mesajı net bir şekilde vermiştir. Paul, kurtardığı mahkumun aslında suçlu olduğunu öğrendiğinde vicdanı ve idealleri uğruna başka bir vicdan azabıyla karşı karşıya kalmıştır. Burada yönetmen tamamen, duygusallık yasal bir boşluktan geçip bir başkasının hayatını kurtarabilir aynı anda bir başkasının vicdan azabını alabilir üstüne diyerek, asırlardır devam eden idam cezalarında toplumsal çıkıntıların önemine değinmiş. Suç ve suçlu arasında bağı, toplum yüksek sesle dile getirip dişe diş, kana kan sloganlarıyla yükseltince idam cezası toplumun intikamı haline gelmiştir. Daha önce bahsettiğimiz ünlü düşünürlerin de dediği gibi; kültürel bakımdan gelişmiş toplumlar bunun caydırıcı bir ceza olmadığının bilincinde. Kültürel açıdan gelişmek suç ve suçlu oranını düşürecektir.

 Aynı konu üzerinden giden bir diğer filmimiz: The Life Of Davıd Gale(Ölümle Yaşam Arasında)2003-Alan Parker filmi. Alen Parker, idam cezasını ve sonuçlarını açık bir dille ele almış. İdam cezasıyla yargılanan kişiler üzerinden giden film aslında tek taraflı gidiyor. Bir tarafı ele almasıyla oldukça cesaret isteyen bir yapım olmuş. “Bu ceza adil değil, bazen masumları da kendine kurban seçebilir” Suç ve yargı üzerinden ilerlediği filmde ters köşe bir senaryoyla Parker, The Green Mile, Dead Man Walking filmlerinin aksine sadece mahkum odaklı yapmıştır. Seyircinin vicdanına dokunmak isteyen Parker başlarda bunu başarsa da filmin sonunda ben ne izledim diyebiliyoruz. İdam karşıtı saygın bir profesör olan David Gale’nin hayatı öğrencilerinden biriyle yaşadığı yasak aşk sonucu alt üst olur. İdealist bir felsefe adamı olan Gale’nin en büyük amacı idam cezasını durdurmaktır. Fakat bunun amacın kurbanıdır aynı zamanda. Öğrencisiyle yaşadığı yasak sonucu tecavüzle suçlanan Gale, aklanır fakat mesleğinden ve oğlundan olur. Buraya kadar hantal bir hikaye görürüz. Ticari istismar olarak tanımlayabiliriz hatta. Liberal bir görüşün dikte edildiği Gale; “yasaların Tanrı’sı devlettir” diyerek otoriteye karşı duruşunu gösterir. Yakın arkadaşı ve ölümcül bir hastalığı bulunan Harraway da bu savaşın bir parçasıdır. Yıllarca ölüm cezasıyla yargılanan masum insanların hayatını kurtarmak için uğraşmış ve idam cezasının kalkması için mücadele eden liberal bir idealisttir. Fakat aksiliklerin yakasını bir türlü bırakmadığı Gale, bu defa da yakın arkadaşına tecavüz edip öldürmekle suçlanır ve yıllardır savaşını verdiği ölüm cezasına çarptırılır. İdamına üç gün kala, tecavüz vakaları üzerine çalışmalarıyla ünlenmiş idealist bir gazeteci olan Bitsey Bloom’dan röportaj talep eder. Üç gün süren bu röportajda sürekli olarak Bitsey’in önyargılarını görüyoruz. Yönetmen gayet net bir şekilde, suça sahip ararken ön yargılarınızdan kurtulun diyor. “Siyasi görüşün, suç işleme potansiyeliyle bir ilgisi yoktur” diye açık bir dille servis etmiş. Ön yargıyla kurulmuş toplulukları hedef alan Parker, hırs ve reddettikleri masum olma olasılığını, önyargılı bir karakter olarak gösterdiği Bitsey üzerinden veriyor. Yargısal bir istismarı ve en önemlisi toplumun istismarını göz önünde bulundurmuş. Yargısal bir çeşitlendirme örneği gibi sunduğu filmde, bir suçlunun masumiyetine kendi önyargılarında ulaşan bir gazeteci, hedef alınan otorite, ve din üzerinden inişli çıkışlı yorumlar görüyoruz. Kalıplaşmış ve tekdüze haline gelmiş yasaların doğru bir düzende doğru bir işleyişle ilerleyebilmesi tamamen toplumun elindedir belki de. Bunu Gale’nin sokakta sarhoş bir halde, yoldan geçenlere Sokrates ve savunmasını okumasıyla daha net vermiş yönetmen. Hayatının kalan üç gününde yaptığı röportaj ve gazetecinin geriye dönük araştırmalarının sonucunda tamamen bir ters köşeyle karşılaşıyoruz. Her şeyin bir kurgu olduğunu, Gale ve yakın arkadaşı Harraway’ın planladığını anlıyoruz. Son günlerini yaşayan Harraway gönüllü olarak ölmeyi kabul ediyor. Sağlığında başaramadığı amacına ölümüyle ulaşıyor. Her şeyini kaybetmiş olan Gale buna razı geliyor ve plana dahil oluyor. Sonuç olarak yargı ve idam cezası kaçınılmaz. Bütün bunları öğrenen gazeteci, ön yargılarına yenik düştüğü için vicdan azabıyla, son bir hamleyle kurtarmak için koşuyor fakat Gale toplumun linç çığlıkları eşliğinde idam ediliyor. Gale’nin suçsuzluğu ölümünden sonra anlaşılıyor. Masum insanların da canını alabilir dediği yasaya dikkat çekmek adına kendini feda ediyor anlayacağımız. “Kimse kimsenin kişisel acılarının içine girmek istemiyor” Parker, basit bir kurguyla daha iyi bir film olabilirmiş mantalitesini bir kenara bıraktırıp, günümüzde hala tartışılan idam cezasına başarılı bir gönderme yapmış. Bu tür filmlere başarılı bir gönderme yapan Steven Broidy “Herkes pasta yemeyi sevmez. Bazı insanlar ekmeği sever, hatta belli sayıda insan taze ekmekten çok bayat ekmeği sever” diyerek ulaşılmaya çalışılan amacı ve kitleyi işaret etmiş. 


Yukarıda uzun uzun yazdığımız ülkeler cezalar ve iki film üzerinden diyebileceğimiz, ana akım bir konudan uzak ön yargılardan uzak yasaların olmasıdır. Devlet yasaları, devleti halk belirler. Günümüzde, özellikle ülkemizde son zamanlarda bir çok kötü olay vuku bulmuştur. İdam cezası isteği halk tarafında yüksek sesle talep edilmektedir. Fakat idam cezasının caydırıcılığının olmadığını bir çok hukuk adamı beyan etmekte anlatmaya çalışmakta. Bilinçli bir halk; kendine benzeyeni değil, benzemeyeni de aşabilendir. Siyasi görüşlerine bile göre halk tarafından tepelenen suçlular var, suçun çeşidi ne olursa olsun önyargılarımız bizi suça sürükleyebilir bu mantalitede. Eğitim seviyesinin daha düşük olduğu toplumlarda yargı en çok başvuruyu alıyor. Doğruyla eğriyi kendi kendine ayıramayıp, hakime, yargıca başvurması, adaleti başkalarından beklemesi, hukuki kavramları daha çok içimize sokmuştur. Mahkemelerde davalı ya da davacı farketmez yetkilerin sınırlarını belirleyen devleti yine bu eğriyi doğruyu seçemeyen halk meydana getirmiştir. Kendi oluşturduğu devletin yasalarının, kendi hayatına bu kadar girmesi ve kirletmesi ne denli doğrudur. İdam cezası isteyenler yine bu topluluklardır. Bir çok insanın suçsuz yere yargılandığı bu dönemde, halkın bunu istemesi kendi kalemini kırması denektir. Adaletten ayrılmayalım fakat devletin içimize bu kadar küstahça sızmasına izin vermeyelim. Hayatımız, kanun ve vicdan arasında sıkışıp kaldığı an ve bir masumun hayatına kıyıldığı an bunun dönüşünün olmayacağı kesindir. Toplumun seviyesini; eğitimi ve kültürü, devleti bu eğitimli ve kültürlü toplum, yasaları bu eğitimli ve kültürlü toplumun seçtiği devlet belirlerse eminim ölüm cezalarının gereği yoktur.